BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN...

  • DOLAR
    7,0342
  • EURO
    8,3750
  • ALTIN
    461,38
  • BIST
    1,1853
Özeleştiri-eleştiri, mürit-mürşit…

Özeleştiri-eleştiri, mürit-mürşit…

İki psikolog, David Dunning ve Justin Kruger yaptıkları araştırma sonucunda, “niteliksiz insanların ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemediklerini” saptadılar…

 

İki psikolog, David Dunning ve Justin Kruger yaptıkları araştırma sonucunda, “niteliksiz insanların ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemediklerini” saptadılar ve özetle “cehalet, gerçek bilginin tersine, bireyin kendine olan güvenini artırır” diyebileceğimiz bir kuram geliştirdiler.

Dunning–Kruger Sendromu adı verilen bu kurama, aslında bizim bilge halkımız yıllar önce “Cahil cesareti” adını vermiştir. Bunlar, çok konuşur, “ben her şeyi biliyorum. Bu nedenle her şeyi yapabilirim. Başaramayacağım bir şey yok” diye düşünürler, özeleştiri yapma ve kendilerini geliştirme gereği duymazlar. “Boş tenekeden çok ses çıkar” atasözü de buna uymaktadır.

Böyle insanlar sıradan bir insan olarak kaldıklarında zararları yalnız kendilerine dokunur. Ancak bir makama geldiklerinde toplum için tehlikeli olurlar. Yaşamlarında özeleştiri yapmamış oldukları için eleştiriden de hoşlanmazlar ve yanlışlarını söyleyen, kendisini eleştirenleri sevmezler. Bu nedenle çevrelerinde sadece yalakaları/ dalkavukları barındırırlar. Dalkavuklar bunların özgüvenlerini daha da arttırır, egolarını iyice şişirirler. Hitler’den Saddam’a tüm diktatörler böyle ortaya çıkmıştır.

Buna karşılık nitelikli insanlar eksikliklerinin ayırdında oldukları için özeleştiri yapabilir ve eleştiriden de hoşlanırlar. Böylece yanlışını, eksiğini, yetersizliğini vb. noksanlarını saptar; bunları gidermek için bilgisini/ yeteneğini/ becerisini arttırmaya çalışır. Sonuçta gelişir, olgunlaşır, büyür, bilge insan olurlar.

Bir ulusun bireyleri ya da bir dernek, kulüp, siyasal parti gibi toplulukların üye veya sempatizanları da toplum/ topluluk içinde yaşanan yanlışları eleştirmedikleri takdirde o toplum/ topluluk gelişemez.

***

Aydınlanma, “kişinin herhangi bir kılavuza gereksinim duymadan kendi aklını kullanarak yaşamını sürdürmesi” demektir. Alman filozof Gotthold Lessing der ki “yanlış düşünebilirsiniz. Önemli değil. Yeter ki her zaman kendiniz düşünün.” Çünkü aklını kullanan insan eksikliklerini görür, dolayısıyla özeleştiri yapar ve kendisini/ aklını geliştirir.

Aydınlanmayı özümsememiş bireyler, kendi akıllarını kullanma cesareti gösteremez ve peşine takılacak bir kılavuz ararlar. Kılavuza Arapça “mürşit”, mürşitin peşinden gidenlere de “mürit” denir. Müritlerden oluşan toplumlarda, onları aldatarak sömürmek isteyen açıkgöz/ uyanık mürşitler ortalığı kaplamıştır. Mürşit olarak, din en kolay aldatma aracı olduğu için tarikat/ cemaat lideri ya da fetvacı/ üfürükçü/ muskacı hocalar gibi inanç sömürücüleri elbette başta gelir. Ancak bunun yanında insanların zengin olma/ güzelleşme/ sağlıklı yaşama/ evlenme vd. hayallerini ya da cinsel arzularını sömüren dolandırıcılara kadar türlü çeşitli mürşitler de vardır.

Böyle toplumlarda “gerçek” demokrasi olmaz, “sözde” demokrasi olur. İnsanlar futbol takımı tutar gibi parti tutar ve parti liderini eleştirilemez mürşit kabul ederler. Ancak algı operasyonu yaparak medyayı yönlendirebilme/ kamuoyu oluşturabilme gücüne sahip iç ve dış çevreler, yeni bir partinin ve/ veya yeni bir liderin ortaya çıkmasını sağlayabilir…

***

Genelden Türkiye özeline bakacak olursak, mürit değil aklını kullanabilen özgür bireyler olabilmemiz için, Atatürk 100 yıl önce yaptığı devrimlerle ülkemizi “Aydınlanma” ışığına kavuşturmak istedi. Ancak Avrupa’nın, yüz yıllarca süren bir evrim sürecinden sonra kavuştuğu Aydınlanmayı kısa sürede yaşama geçirmemiz olası değildi. Ne yazık ki Atatürk 15 yıl sonra aramızdan ayrıldı ve ardılları da buna sahip çıkmayınca aydınlanamadık. Fakat Atatürk o kadar büyüktü ki aramızdan ayrıldıktan sonra da fikirleri ışık olmaya devam etti. O bize “akıl ve bilim dışında kılavuz/ mürşit aramamamızı” bildirmişti…

Akıl doğuştan var olan bir yeti değil, daha doğrusu var olan ama etkinleştirilmesi gereken bir yetidir. Bu da akılcı (rasyonel) eğitimle olanaklıdır. Atatürk’ten sonra akılcı eğitimden uzaklaştık ve tersine, aklı körelten ezberci/ dogmatik eğitime geçtik.

Bu koşullarda insanların Aydınlanma ışığına kavuşması için tek yol var; Atatürk’ün gösterdiği gibi, her anlatılanı doğru kabul etmeksizin kendi doğrusunu bulmaya çalışmak. Bu amaçla eleştirel düşünceyle çok kitap okuyarak aklını geliştirmek…

Ne yazık ki okuyan bir toplum değiliz. Sosyal medyada bir paragraf yazı bile okunmuyor. Millet resim ya da tek tümcelik yazıyı beğenip/ beğenmeyip geçmek istiyor. Çünkü okumak düşünmeyi ve korteksi (akıl merkezi) çalıştırmayı gerektirir. Beğenmek için aklı kullanmaya gerek yok, haz merkezi yeterlidir. En çok satan kitaplar da zaten, Aydınlanmacı fikirler içerenler değil, dogmatik masallar içeren kitaplar. Medya deseniz halkı aydınlatmaya değil, yozlaştırmaya çalışıyor…

***

Bu durumda toplumu Aydınlanmacı (ilerici) ve dogmatik (gerici) düşünceli olarak ikiye ayırmak yerine, tercih edilen yaşam tarzına göre, modernistler (çağdaş yaşamdan yana olanlar) ve Ortaçağ yandaşları olarak ikiye ayırmak daha doğru olur, diye düşünüyorum…

Hal böyle olunca modernistler de tuttukları partinin liderini mürşit kabul ediyor ve eleştirilmemesi gerektiğini düşünüyorlar. Bununla birlikte o liderin sürekli seçim kaybetmesinden ve karşı tarafın gittikçe iktidarını sağlamlaştırarak toplumu Ortaçağ’a doğru götürmesinden de rahatsız oluyor, hatta endişe duymaya başlıyorlar.

***

Paradoks gibi görünebilir ama karşı oldukları “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ni, bunlar bir çıkış yolu olarak görmeye başladılar. Şöyle ki Cumhurbaşkanının halk oyu ile seçilmesi, lideri değiştirmeden iktidara gelme şansı yarattı. Çünkü lider, seçimi kaybederse liderliği de kaybedebileceğini düşündüğünden kendisi aday olmuyor, başkasını aday gösteriyor. Bundan önceki seçimde böyle bir aday buldu ve o aday bir rüzgâr estirip oyları arttırdı. Ancak bu kişinin dava adamı olmadığı, hemen seçim akşamı anlaşıldı.

Şimdi, son yerel seçimde çok başarılı bir kampanya yürüten ve kazanan birisi, bu kesimin gözdesi oldu. Artık bütün umutlar onda. Üzerine o kadar titriyorlar ki hafif bir rüzgârın bile rahatsız etmemesi için, onu adeta bir “sera gülü” gibi korumak istiyorlar. Bu nedenle, karşı tarafın yaptıklarına bir şey demiyorlar ama kendi içlerinden biri, ona en ufak bir eleştiri yaptığında isyan ediyorlar.

Oysa seçim akşamı bir daha hayal kırıklığına uğramamak için onun yanlışlarını eleştirmemiz gerekiyor.

Lider bugüne kadar tüm seçimleri antipatik olduğu için değil, politikası yanlış olduğu için kaybetti. Buna karşılık umudumuz olan kişi de liderin politikası ile uyumlu görünüyor. Kendisi ve eşi, lider ve eşi ile aynı mahfillere gidiyorlar. Bu mahfillerin yönlendirmesiyle lider, geçmişte bir Ortaçağ kafalıyı aday yaptı; “tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz” dedi ve siz de verdiniz.

***

Dostlar, bu son şansımız; önümüzdeki seçimi de kaybedersek Ortaçağı boylayacağız. Bu nedenle, kör döğüşü yapar gibi değil ama eleştirel akılla düşünelim, eleştirelim, tartışalım ve testi kırılmadan uyarımızı yapalım…

 

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM