Tarım News
İstanbul
DOLAR18.6349
EURO19.4274
ALTIN1059.1
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

VAHDEDDİN VE ATATÜRK ÜZERİNDEN BİR İHANET METAFORU

İhanet, birbirine yakın ve değişik anlamlar çağrıştıran metaforik bir kavramdır. Metafor, zihnimize en az iki içeriğin sığdırılması demektir. Diyelim burada birincisi ahlak yetersizliği ise ikincisi bilinç yetmezliğidir. Konu ahlak açısından ele alınırsa bir insan veya bir nesnenin çıkar hesabıyla kötüye kullanılmasıdır. Bilinç eksikliğine dayalı ihanet türü daha çok siyaset alanında görülür. İhanete saplanan kişilerin hastalıklı ruh yapısına sahip oldukları tartışma götürmez. Siyaset, bilgi ve cesaret isteyen bir sanat olduğuna göre, uygarlığı ve tarihi doğru okuyamayanlar ihanete kolayca sürüklenebilir.

Bu kısa girişten sonra, erken cumhuriyette Vahdeddin üzerine yıkılan ihanet kavramı üzerinde durabiliriz. Biliyoruz ki Cumhuriyet literatürü Vahdeaddin'i ihanetle suçlamıştır. Aslında bu durum sadece bizim için değil devrim geçiren her ülkede yaşanmış bir olaydır. Ancak biz ihanet kavramını, cumhuriyetçi yazarların dilinden değil, bizzat kendisi de bu suçlamanın içinde bulunan bir kalem üzerinden yorumlayacağız.

Daha açıkçası ihanetin siyaset alanındaki en soysuz yüzünü Refik Halit Karay'ın anılarından okuyalım. Çünkü kendisi de bol bol ihanetin koynundan beslenmiştir. Lozan sonrası 150'likler listesinde sürgüne giderek uzun süre Lübnan / Cünye'de yaşadı.Etnisite olarak Karaim (Karay) kökenli, Hazar Türklerinden olan Refik Halit (1888- 1965), Mükareke döneminin saray yanlısı ve Milli Mücadele karşıtı bir bürokratı (PTT umum müdürü), aynı zamanda usta bir gazetecisidir.

Sürgüne çıkınca memleket özlemini usta kalemiyle Rıza Tevfik'e yazdığı mektuplarla giderir. Atatürk ölmeden önce 1938 yılında 150'liklere af çıkarmıştır. Refik Halit de 15 yıllık sürgünden yurda dönecek, ama tamamen başka birisi olacaktır. Zeki ve nüktedan kalemiyle eski siyaset yoldaşlarını yerin dibine batıracaktır. Kendine havlayan "kancıklar ve encikler sürüsüyle, öküz kafalı dalkavuklar sürüsü" onun nezdinde artık ihanet çukurundaki adamlar olmuştur. Nükte ve itirafları, hem Vahdeddin sarayındaki eski "hödük ve güdüklere," hem sonradan cumhuriyet devrimlerine muhalif kalanlar için birer karakter tahlilidir.

Vahdeddin, Refik Halit sürgünde iken ölmüş (25 Mayıs 1926), cenazesi Şam'a getirilmişti.. Tabutu ardından şunları yazdı:

"...Vahdeddin ecdadının altı asırlık yurdunu ve tebaasını bıraktıktan sonra adi ruhlu bazı gazetecilerin tecavüzlerine uğradı. Celal Nuri denen politika piçiyle, Süleyman Nazif isimli dalkavuk fahişesi, Vahdeddin’i her kötülüğün başı gösterdiler.

(….)Vahdeddin siyasetinde muvaffak olamadı; fakat Türk milletini kanlı sergüzeşte atan bir asker, bir şanlı darbe ile bu millete istiklalini kazandırdı. Kendine düşen bu vazifeyi padişahın yapamaması onun bunu istememesinden değil, muktedir olamamasındandır. Vahdeddin İzmir’e halaskar girmek istemez miydi? Ancak muhit, anane, mantık, ihtiyat ve daha yüzlerce sebep onu çıkmaz bir yola atılmaktan menetti...”

Vahdeddin'in cenazesi ardından yazılan (1926) bu pişmanlık yazısı güzeldi ama, Refik Halit'in kendi ipliğininin yükseklerden çekildiği günlerdeki ihanetini ortadan kaldırmıyordu. "Yirmi senedir İttihatçı ve Kemalist itleriyle uğraşan" saray yardakçısı sanki kendisi değilmiş gibi, Türkiye'ye dönünce gerçekleri görmüştü. TBMM açılırken, Sivas kuzuları Ankara keçileri hoş geldiniz" diye küçümsediği adamlar bu sefer yer değiştirmiş, şimdi onlar Cumhuriyet muhalifi olmuşlardı. Şu ibretlik satırlar da onun:

"... Baş belası kesilen Halide Edip onbaşımız şimdi Çarşamba karılarına dönmüştü. Karaya oturan Rauf Bey'in gemisi deniz aygırından haysiyetsiz hale gelmiş, uzman doktorumuz Adnan Bey (Adıvar) Cumhuriyetin ebesi olmuş, nerdeyse bir reçete yazıp zehirleyecekler. Karabekir ve Refetler, üniforma ve kalpaklarını atınca şansız, şerefsiz zibidiler gibi ortada kalmışlardı... Hüseyin Cahid rezili, Cavid'in başını yedikten sonra Mustafa Kemal'in baştacı olacağını sanırken, dış kapının mandalı bile olamamıştı..."

Refik Halit'in bilinçaltı ve zihinsel dönüşümü diğer saltanat yoldaşlarına hiç benzemiyordu. Şu satırlar da onun: "... Ömrüm boyunca tanıdıklarım arasında Atatürk'ten başka cüceleşmeyen dev yok içlerinde. Hayatta dev olmak galiba pek güç değil, tarihte dev kalmak zor. Politika, daha çok yalancı pehlivan üreten bir fideliktir. Yahut mermer ve tunç yerine mukavvadan heykeller yapılan bir atölye yahut da balmumundan-Frenklerin grotesk dedikleri- garip, biçimsiz karnaval kuklaları yetiştiren bir imalathanedir. Arada bir büyük adam da karışır içlerine: Atatürk gibi..."(Bkz. R.H.Karay, Bir Ömür Boyunca)

Refik Halit'in Atatürk ve cumhuriyet devrimleri karşısında sergilediği bu pişmanlık, kendi kaleminden çıksa bile, önceki ihanetini elbette örtememiştir. Sürgünden dönünce Kemalist olmayı tercih edecek, diline pelesenk olmuş gibi ikide bir Gazi Paşa'ya cilveler gönderecektir. İnce zekalı bu nükteler Atatürk öldükten sonra yazıldığına göre, ona yaranma duygusu taşıdığı da söylenemez. Olsa olsa kendi yanılgısının samimi itirafları sayılabilir. Bir cümlesi daha:

"... Şimdi düşünüyorum: Acaba bir Mustafa Kemal zuhur edip de milli şuur ve şerefimizi tazelemese idi, bugün bu satırları yazarken gördüğüm kadar işi mühimsemez, yarı alaycı bir lisan kullanabilir miydim?"

Onun bu itiraflarını elbette Mustafa Kemal de, Vahdeddin de okuyamadı. Çünkü ikisi de ölmüşlerdi. Bu ikisi görmediği gibi, bizim Hurma kültürü ve zerzevat piyasasının Çukurda gezen cüceleri de göremediler. Süper Mürşid denilen adam ise, daha büyük ters bir travmaya sürümlenerek, O'na piç diyecek kadar haysiyetsizleşen bir düşman haline geldi.

Şöyle de diyebiliriz, Ali Kemal ve Rıza Tevfik gibi o günlerin aklı başında siyasetçileri, bilinç tutulmasına sürüklenecek, Milli Mücadele ve Mustafa Kemal hakkında nankörlüğe soyunacak yerde, Refik Halit gibi Cücelerle Yüceler'i acaba farkedemezler miydi?

Evet. Anadolu hareketi veya Milli Mücadele tarihimizde ilk defa yaşanan, bize özgü olağan dışı bir olaydır. Eğer tersi olsa Atatürk hain sayılacaktı. Olayların sonucunu öngörmek elbette kehanet derecesinde zordu. Tarih, Mustafa Kemal gibi "monadik beyinli" birini yedi iklimli bu coğrafyaya ilk defa doğuruyordu. Gelenek ve siyasetin okuyamadığı bu olayı Mustafa Kemal okuyacak, mücadeleyi zafere ulaştıracak, ardından da sıfırdan başlıyor gibi devrimler gelecekti. Devrimleri Atatürk yapsa bile, onun gerçek sahibi uygarlığın kendisiydi. Yanlış siyaset bilincinde bazan yanılgı, bazan nankörlük bazan da ihanet de olabilirdi. İhanet denilen büyük kötülükler sadece bizim tarihimizde değil, her ülkenin varoluş ve diriliş macerasında yaşanan şeydi.

Eğer uygarlık ve insanlık tarihi doğru okunabilse, medrese öğretisi ve Hurma kültürünün tekke ve tarikat Şefleri, bu adam için " Süfyan Komitesi, Deccal, Tagut, Büyük Şeytan, iki ayyaş" gibi kavramlarlı kullanmazlardı. Dahası ve dahası, kuru hamaset Cin-Şeytan dehlizine gizlenip, şu uzay çağında ileriyi geride arayan, NASS ne diyorsa biz onu yaparız sendromuna sürüklenmezlerdi...

NOT: Mustafa Kemal ile Vahdeddin veya medrese ile modernite arasında yaşanan ilişkiler ve tarihin bize sunduğu değişik bilgi ve yorumlar, zihinsel kök paradigmalar, "Atatürk-Vahdeddin Kavgası kitabımızda ayrıntılı incelenmiştir. 600 sayfalık, 1289 birinci el atıflı bu kitabın 3. baskısını okurlar gönül rahatlığı içinde okuyabilir.

OSK / 10 Ocak 2022

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar