Tarım News
İstanbul
DOLAR18.6377
EURO19.4077
ALTIN1059.8
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

SİYASAL İSLAM VE CUMHURİYET LAİKLİĞİ -3

10 Şubat tarihinde yazdığım ve facebook kısıtlaması nedeniyle paylaşamadığım bu yazı,   16 Şubat 2022 tarihli dünkü Cumhuriyet gazetesinde  yayınlandı. Biraz tasarruflu olarak çıkan  yazının  eksiksiz  tam metnini şimdi sunuyorum.   

*   *  *

(Önceki yazının devamı) Osmanlı devlet adamları Batıdaki bilimsel ve teknolojik gelişmeleri hayranlıkla izlediği, geri kalmışlığını Tanzimat Fermanı'yla  ilan ettiği halde, modernizmi yakalamak şöyle dursun adapte bile olamamıştır. Çok boyutlu tarihsel bir olay olan Modernleşme olgusunu din ve inanç üzerinden algılayan  Osmanlı devleti  bu  sosyo kültürel adaptasyonu becerememiş, üstelik bir de küfür sayabilmiştir.  Önemli olan bunun analizini doğru yapmaktır.

İslam dünyası üzerine kafa yoran bazı Batılı düşünürler,   İslamcı teoriyi  kapalı bir sistem olarak görmüşlerdir. Örneğin  MAX  WEBER  rasyonalite ve modernleşmeyi  aynen KANT gibi  Batı düşüncesine has bir  olgu sayarak, Doğu'yu da bunun üzerinden yorumlamıştır. Ona göre, " Doğu ile Batı  arasında dine dayalı  kültür ve bilinç farklılığı olduğu sürece,  İslam dünyasında rasyonalite  doğamaz, zira İslamcı toplumlar  cemaattan-cemiyete, gelenekten bilgi toplumuna geçememiştir." 

Osmanlıdan günümüze gelirsek,  Fransız sistemini katı bulan bizim  şimdiki kripto İslamcılar,   İngiliz  demokrasisine  heveslenirler. Bilmedikleri nokta  İngiliz toplumu   1215 yıllarında  sekülerleşmiş, onlardaki   siyasal ahlak, bireysel bilinç ve sosyo- kültürel olgularının hiçbiri Osmanlı/İslam ikliminde yeşermemiştir.  Sorgulama  mantığı gelişmemiş,  ahlak ve din anlayışı  eskilerde   kalmış   İslamcı teorinin  bilinç yapısı,     modernleşme olgusuna  günümüzde  bile  kapalıdır.    

Şöyleki: İslamcı toplumlar, dini ve bilimi rasyonellikten uzaklaştırıp  doğrudan Allah ile temasa geçerek, dini metinlerden kendine  göre bir dünya yaratmışlardır.  Siyasal İslam günümüzde bile bilinç tutulması ve kültürel şizofreni içindir.  Bu iklimde  görülen, modern veya muhafazakar, liberal veya üniversal, dinsel veya seküler oluş veya olamayışların  temeli  uygarlığa yenilme kompleksinde gizlidir...  Çağdaşlığa devamlı kutsal pompalayan İslamcı teori, " her şeye kitapta çözüm getirildiği, doğrulara yalnız buradan ulaşılacağı" inancıyla, günümüz  bilişim çağında bile   zihin yapısını  sorgulamaya kapatmıştır. 

Bu toplumlardaki kişilikler  ilerleme, modernite, topluluk, bireysellik  etkileşimi ile oluşmadığı için,  feodal  semboller  ve ilkçağ  fetişleriyle kendini tatmine çalışırlar... Akıl çağına erişemedikleri için,  kıl ve sakalda, fes ve püskülde keramet arayıp  imanın parçası görür, her mekan, her beden ve giyimde varolma duygusu veren tuhaf görüntüler sergilerler...  KIL ile (A)KIL arasındaki bir harflik mesafe bile uzay boşluğu kadardır.  Batı dinleri kendi ortaçağını  aşıp  sekülerleştiği   halde,  İslamcı  teori  seküler/dünyevi olma yerine,  dünyalık devşirme  peşindedir...  

Nasıl bilim ve teknolojiden vazgeçilemiyorsa, düşünceyi ifade için de çağın kavramlarını kullanmamız gerekir. İnsan zihni her zaman gerçek olguya tekabül etmez. Modernizmin kuşatıcı kavramları karşısında aynı anda bilinçli veya bilinçsiz olma gibi iki farklı durum yaşanır.  İyi ve kötü, doğru ve yanlış çoğu zaman gece ve gündüz gibi yan yana durur. Sosyal psikoloji bu durumu, bilinç kararması veya bilinç tutulması diye tanımlar.  İslamcı teorinin  dünyevi olguları algılama kapasitesi, önyargıdan kurtulup, bütüncül bir sorgulamaya açılmış değil... Böyle olunca  zihinlere tarih dışı, zaman dışı  uzay boşluğu gibi bir alan oluşur ki,  bilinç tutulması   denilen şey de budur.  Daha ilerisi  beyin ölümüdür...

Bilgi toplumunun standardını kavramamış cemaat/tarikat  toplumları kapalı bilinç üretirler. Kapalı bilinç, bilgiyi sadece kendi ufkundan, kendi kavramları ile anlamadır. Laik/seküler düşünceye kavramsal bilinç  açısından bakınca,  beşyüz kelime ile konuşan veya düşünen  toplumların bunu algılaması kolay değildir.  

Düşünce  sistematiği  bağlamında laiklik veya  sekülerlik,  siyasal İslamcılığın   sandığı  gibi " dinsizlik veya  dini inkar"  olmayıp,  dini herkese ait ve kişisel bir  sorun sayan sistemdir. EN BASİT İFADESİYLE LAİKLİK, NE BİR DİN NE BİR İDEOLOJİDİR; NE KUTSAL KİTABI NE PEYGAMBERİ NE İDEOLOĞU VARDIR. 

Kendi köyünün, kendi obası ve mahallesinin dışına çıkamayan dogmatik kimlikler, kendi dışındaki değerleri algılayamaz.   NUR VERGİN,    böylesi toplumların   sosyolojik gerçekliğini  derin bir çukur,  kimlik ve kişiliklerini de “toplumsal görgüsüzlük”  ve hamaset kültürü diye niteler:

“... Görgüsüzlük toplumları, ürettiği eserden çok hamasetle öğünen, cinsiyetçi ahlak bekçiliğine soyunan kültürün insanlarıdır. Bağnaz, önyargılı, saldırgandır. Varlıklarını, çocukluktan beri kendilerine öğretilen her türlü kötülüğün ve melanetin simgesi gördükleri yabancı düşmanlığı üzerine kimlik kurarlar... Geri toplumlardaki uyumsuzluğun nedeni, aklımızın modern öncesi dinsel ve töresel gelenekten, zihinsel otoriteden özgürleşememesi... Donmuş bir dogmaya gönderme yapan düşünme ve davranma alışkanlığı, insanın en değerli özelliği olan kendi aklı ile düşünme cesaretini yok eder...”

Batı modernizmini  pozitif bilimlerin çağdaş statüsü ve işleviyle tanımlamak kolay olmasa da; İslamı kapalı bir sistem olarak gören modernite kuramcısı MAX  WEBER, rasyonaliteyi de aynen Kant gibi Batıya has  bur olgu saymıştır.   Doğu ile Batı  arasında inanç temelli bilinç farklılığı bulunduğu sürece,  Batı rasyonalizmi  İslama yabancıdır,  zira İslamcı toplumlar cemaattan-cemiyete, gelenekselden bilgi toplumuna geçemiyorlar.  

Tek tanrılı  Hristiyanlık ve İslamiyet   aslında orijinleri  aynı olan bir coğrafyanın ürünüdür. İslamiyet, tarım ve talan ekonomisi temelinde Arap toplumunu örgütleyen politik bir sistem  olup,  toplumları daha çok hukuk bakımından kapsamıştır. Batı   300 yılda   bilgi toplumuna evrilirken Osmanlı fetih rüyaları içinde, dev uykusunda kalmıştır.   Batı feodal üretimden ticaret burjuvazisine, oradan sanayileşmeye,   Rönesans, reform ve Aydınlanma’ya  evrilirken  Osmanlı    Ayasofya vaizi Kadızade Mehmed Efendi ile Halveti Şeyhi Abdülmecid Sivasî denilen dubaracı  iki şeyhin taassup kavgasındadır (1635). 

Tartıştıkları konular:  Hızır Aleyhisselam hala yaşamakta mıdır?/ Musiki dinlemek, caiz midir değil midir?/ Kahve, tütün haram mı helal midir?/ Hz. Muhammed'in ana ve babaları imanla gitmiş midir, gitmemiş midir?/ Yezid'e lanet caiz midir, değil midir? / El öpülmesi caiz mi, değil midir? 

II. Mahmud devrinde başlayan her yenileşme  adımlarının   zihin arkasında, aslında   adı konmamış bir laikleşme/ dünyevileşme düşüncesi bulunur. Tanzimat Fermanı (1839)  bizim gecikmiş Magna Carta’mızdır,  ancak toplumun iç dinamiklerinden gelmez, padişahın lütfu olarak sunulur. İslamcı teori  ile modernizmi uzlaştırma tartışmaları Namık Kemal (1840-1888) ve Ali Suavi (1839-1878)  dönemine kadar iner.   Kanun-u Esasi, siyasal modernizmin ilk adımı olsa da  bu da bir lütuf olarak sunulur (1876)).  Abdülhamid  pan-İslamizminde gerileyen bu düşünce, 2. Meşrutiyet  İttihat-Terakki modernizminde  yeniden canlansa da,  tartışma gene sonuçsuzdur. 

Tanzimat ve meşrutiyet dönemleri   bir yana bırakılırsa,   toplumu şoka sokan  asıl değişim CUMHURİYET'le yaşandı. Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı ve hilafetin ilgasıyla, modernizmin  köklü  engelleri kaldırılmış oldu.  ATATÜRK'ün şahsında    Laiklik  toplumsal bir  hedef  yapılarak, tersine akan suların önü kesildi ve Cumhuriyetin  en köklü devrimi  oldu.  Bizdeki  Laiklik Fransız sisteminden alınmış olup, radikal bir müdahaledir. Bu durum Jön Türklerin İngiltere'den değil  Franız kültüründen etkilenmiş  olmasıyla açıklanmalıdır. Radikalizmin diğer nedeni    Batı'nın üçyüz senede  aldığı yolu  kıyamete kadar beklemek istemeyişimizdir. 

Laiklik ilkesi, tarikatların yasaklanması ve kıyafet devrimi  ardından  5 Şubat 1937'de Anayasa’ya  da girmiştir.    Atatürk laikliği  “muasır medeniyet seviyesine” erişme diye  tanımlamıştır.  Ona göre asrileşme,  “cenkçilik ve maceraperestlik değil insani ve medeni mefkurecilik veya medeni ve asri bir heyet-i ictimaiye meydana getirmektir.”  Buradaki “ asri bir heyet-i içtimaiye”  prağmatik görünümlü olsa da felsefi arkaplanı çağdaşlaşmadır. 

Laiklikliğin   Osmanlı  kültüründe  kavramsal karşılığı   yoktur,  “lâ-dini” (dini olmayan) diye telaffuz edilir. Türkçeye doğru çeviremediğimiz için Laiklik  dinsizlik şeklinde anlaşılmıştır.  Laikliğin tam karşılığı    çağdaşlaşma/uygarlaşma demektir. Uygarlaşma, yalnız sanayi toplumu olmak değil, toplumsal ve psikolojik davranışların tümüdür. Gelişmiş ülkelerin toplumsal ve ekonomik kurumlarını alma yanında, inanç ve ahlaki erdemler yönünden insanın dogmalardan özgürleşmesi, akıl ve bilimin yol gösterici sayılmasıdır.  İslam dünyasında model alacağımız bir ülke  de yoktu. Saltanat ve hilafetin kaldırılması, eğitim-öğretimin medrese  oligarşisinden alınıp bilgi toplumuna geçilmesi, uluslaşma ve sekülerleşmenin en temel noktası laiklikte düğümleniyordu... 

Cumhuriyet  Allah ile kul arasındaki Halife ve Şeyhülislam makamlarını kaldırmış, şeri mahkemelerin yargı yetkisi millete devretmiştir.    İslamcı teorinin uygarlığa yenilme ve onu  anlamadaki  en büyük zaafı, dindeki   kavramları yorumlayan içtihat kapısının kapatılmış olmasıdır.  Laikliğin toplumsal/  kavramsal boyutu doğru algılanamayınca,   İslamcı teori dinsizlik diye  inkara yönelmiştir. "İnkâr" kavramını psikanalize taşıyan Freud, bunun “ basit bir yok sayma olmayıp ifade edenin arzusunu da barındırdığını” söyler.  İslamcı öğretinin zihin  kaosuna girmesi   panik havasının   davranışları olup,  kutsallar sermaye yapılınca laiklik de modernizmin "çocukluk hastalığı" olarak içimizde kalmıştır.

Osmanlı/Türk aydını  devamlı   “İslamiyet terakkiye mani midir?” sorusuna cevap aramış, eziklik duygusunu yenemeyince, kültürel şizofreniye yakalanmıştır. Cumhuriyet   laikliği uluslaşmanın  omurgasına yerleştirince,  dinci  ve liberal  cenahta  ideolojik sıkışma  yaratmıştır: 

Bir soru. Türkiye neden kıta Avrupası hukuk sistemini aldı da, Anglo- sakson sistemini almadı? Neden  İngiliz sekülarizmini değil de Fransız laikliği benimsendi? 

Dip dalgaları, Tanzimat  neslinin edebi romantizmine  kadar uzanan bu tartışmalar ne kadar  provokatif, ne kadar sembolik ve geri planda kalırsa kalsın  Osmanlı modernleşmesi de Cumhuriyet kadar güçlü bir yönelimdi, devrimlerin pek çoğu, en az yüz yıldır  aydınların aklından geçen projelerdi.  Fakat teokrasi  içinde ancak bu kadar ifade edilebilmişlerdi.  İttihat-Terakki modernizmi gizli de olsa laik ideallerle doluydu. 

Tarihin Doğurduğu Adam'ın Cumhuriyetine gelince, O'nun  arkasında  Diderot, Volter, Rousso gibi  laik  entelijansiya yoktu. Burjuva devrimi yapılıyor ama burjuvası yoktu. Bizde burjuvazinin, tüccar çiftçiler ve işçiler gibi  ilkel şekilleri vardı, onlar da  korunmak için devlete muhtaçtı. Birkaç  asker ve sivil bürokratın kafası bile bulanıktı.  Burjuva devrimi, feodal egemenliğin  tasfiye edilip  ulus-devletin kurulması demektir.  Cumhuriyet  iki temele oturacaktı; biri ulusal boyutta sınırları belli bir toprak parçası, diğeri yasalar karşısında eşit yurttaşları olan  demokrasi... 

Kurucu kadronun ideolojik ve kurumsal olarak Fransız devrimi ve Jön-Türk geleneğinden etkilendiği doğrudur;  ancak meşruti monarşi  ve feodalizmin  tasfiye edimesi   zorunluydu. 1920'lerde   ulus-devletten başka yapılanma düşünülemez,  saltanata  dönülemezdi. Köylü toplumuna radikalizm zorunluydu. On yıllık savaşın yıkıntıları üzerine kurulan  yapı   bağımsızlık savaşından yeni çıkmıştı... Yarı bağımlı  bir ülke emperyalizme karşı çıkarken yüzünü  uygarlığa çevirmek zorundaydı.  Verili toplum ve verili kültür karşısında ağlayarak rahatlama yolu seçilemezdi. 

Kurucu irade  ya kıyamet gününü bekleyecek ya bilinçli müdahale gerekecekti. İkinci yol tercih edildi. Recep Peker (1887-1950) bu tercihin nedenlerini açıklar:  

“...Saydığım anlamda bir değişiklik yapılırken mukavemet ve irtica unsurları, yerine göre elinde silahla veya cebinde kitapla, kafasında eskiye alışmış somurtkanlık, dilinde iğfal ve tehevvürle gelip karşınıza dikilirler. Bunları vurup devirmedikçe inkılabı yapma ve  korumanın imkanı yoktur. Öte taraftan alışan alıştığını bırakıp, alışmadığına girinceye kadar, aklından ve şuurundan gelmese bile, kendi alışkanlıklarından birçok mukavemetlere maruz kalır. Bu bakımdan da Türk inkılabı en ziyade zor kullanmayı gerektiren bir hususiyet gösterir... “ 

Cumhuriyet radikalizminin  dip dalgasını ve   zihinsel hurafenin  anahtar kavramını, Şapka devriminde bulabiliriz. Mustafa Kemal kıyafet  devrimi için   Hüseyin Cahid’in nabzını yoklarken (4 Şubat 1923) adını duyunca kan ter içinde kalmıştı: 

“... Hararetle taraftarım Paşam.! Öteki inkılaplar gibi bunun da gerçekleşmesini canı gönülden isterim. Fakat paşam, şapkayı bu akşam rüyamda görsem, yarın sabah kan ter içinde kalırım...”

Başı korumaktan başka bir özelliği  olmayan Fesin toplumdaki zihinsel  algısı bundan daha veciz anlatılamaz. İslam geleneğinde Fes sadece başı örtmüyor, müslümanı gayrı müslimden  ayırıyordu. Başına 15 kulaç sarık saran,  şalvarları  ve  süpürge sakalıyla halk arasında dolaşanların zihninde şapka  "gavurluk" simgesiydi.  Başa giyileni değiştirmek içindekini değiştirme anlamına geliyordu: 

"... Festen külaha, kalpaktan sarığa tarikatların simgesi durumundaki başlıklara kadar pek çok "şapka"nın giyildiği bir toplumda,  çağdaş bir giysi olan  şapkada karar kılmak biçimsel sayılsa bile devrim için gerekli bir atılımdır. Üstelik her devrim içerikle birlikte simgelerini de beraberinde getirir.."

Osmanlının   cumhuriyete devrettiği   başlık simgesinin referansları şunlardı: “... Tanrı ve melekler inayetlerini namazda sarık saranlara verir, Sarık iman ile imansızlığı ayırır, kendini putperestlerden ayırmak için, sakal bırakmak, Sarıkla iki rekat namaz kılmak, sarıksız yetmiş rekattan üstündür...” 

Medrese öğretisi III. Selim ve II. Mahmud devrinden kalan hurafeleri cumhuriyete aktararak karşımıza Fes’i çıkarmış, “ yanındaki püskül de imanın vazgeçilmezi”  sayılmıştır.   Bu nedenle  devrimlere yönelen “radikalizm ve tepeden inmecilik” eleştirileri,  tarihe akıl öğretme cehaletinden başkası olamaz.  O halde  radikalizmi tarihsel koşullarla ilgilidir, diğer  devrimlerde olduğu gibi Türk toplumu için de semeresi yüzlerce sene sonra realize edilebilecek bir arkaplan içerir.  

HÜKÜM: Batı modernizmi nasıl kendi koşullarının ürünüyse; Türk modernizminin felsefi, sosyolojik, hukuksal içeriği de kendine özgüdür.  Laiklik sadece felsefi ve siyasi bir tercih sonucu benimsenmemiş, aynı zamanda sosyal yapının emrettiği toplumsal barışın temeli olacak sosyo–politik ve hukuksal bir yöntem olarak düşünülmüştür. Başka şekilde işlemesi mümkün olmadığı için Cumhuriyet  böyle kurulabilmiştir.! 

Cumhuriyet devrimlerinin  en güçlü yanı uygarlık tasavvuru olup,  tarih boyunca tezleriyle gelmemiş hiçbir siyasal/kültürel devrim de yoktur.  Türk devrimi  de kendi zamanının  duruşları açısından geçmişi tersinden okuyup yeni bir  toplum inşasına yönelmiş, tüm öznelliğiyle tarihsel gerçekliği bize bağlayan bireyi ve aklı özgürleştirmek istemiştir. Ancak  bu durum günümüzde  yurttaşı değil cemaati özleyen çok kültürlü, çok mezhepli  ümmetçiliğin emperyal ve etnik şantajına takılmıştır.  Bu  hal geçicidir,  insanlık ve uygarlık tarihi hiçbir zaman geriye gitmediği için  karşı devrimler   ilerde yazılmak üzere tarihin  bir köşesine   kaydedilmektedir. 

Günümüz masa başından 100 sene öncesini eleştirmek,  paranteze alma  histerisine  kapılmak,  sosyoloji ve tarih bilinci  hatta Katip Çelebi mantığına göre ümmet-i büleha bilincinin aynısıdır.    Kurucu irade radikal  davrandığı için Türkiye İslam dünyasının en güçlü devleti olabilmiştir. Günümüz Afganistan’ı,  İran’ı,  Pakistan’ı  olmamışsa  bunu laik devrimlere borçludur...          

OSK/ 17  Şubat 2022

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar