İstanbul
DOLAR16.9784
EURO17.4947
ALTIN984.52
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

SENİN ADIN ABDÜLHAMİD BENİM ADIM FAZİLET

Hafta sonu Yıldız Parkında biraz nefes alayım istedim. Midhat Paşa'nın yargılandığı Çadır köşkü bu saray bahçesinde, şimdi lüks bir restoran olarak kullanılıyor. Nefis pasta ve yemekler. Herkes sofra sohbetinde iken ben köşkün içini bir daha dolaştım. Duvar ve tavan tezyinatlarını ve tarihmizi temaşa eyledim. Köşkün ön duvarına asılı mermer tabelayı görünce tefekküre daldım. Midhat Paşa'nın bu köşkte sorgulandığı yazılıydı (1881). Sorgulayanlar Eğribozlu Ragıp gibi Yıldız'ın has hafiyeleri ve ajanlarıydı.

Ayrıntıları ve zabıtlarına kadar bildiğim için açıkça söyleyebilirim, tarihimizin en şerefsiz kumpas davası Abdülhamid'in kurduğu Yıldız Mahkemesi'dir. Midhat Paşa idama mahkum edilip bir lütuf olarak Taif"e sürülmüş, orada boğdurulmuştur. Bunlardan biri de kendi öz eniştesi olan Mahmud Celaleddin Paşa'dır. Şu bildiğimiz uydurma Ergenekon ve Balyoz davaları bu çadır mahkemesi yanında solda sıfır kalır.

Davanın tepesinde Abdülhamid, hemen altında Mecelle Müslümanı ve Adliye Nazırı Cevdet Paşa, (Cevdet Paşa yalısı bu davanın rüşvetidir), onun altında da mahkeme reisi Akseki İbradı köyünden Ali Süruri Efendi... Şimdiki FETÖ savcıları ve hakimleri tam kadro oradaydı. Uzunçarşılı bütün vesikalarıyla ortaya koymuştur ama, ben de yazacağım, Midhat Paşa -Abdülhamid Kavgasının içyüzünü. Günümüz algısı ve diliyle. Adını şimdiden koydum bile...

Yıldız bahçesinde gezinirken, 1884 yılının Midhat Paşa faciasını bir yana bırakarak, Doğu- Batı kavramları ve uygar düşünce üzerine kendi kendime ŞEYTANLA muhabbet edeyim istedim. Benim peşimden hiç eksilmeyen iki mahluk var. Biri Şeytan öbürü Azrail...

Günümüzde çok daha somutlaşan Doğu-Batı kavramının zihinsel/ düşünsel arkaplanı acaba neye tekabül ediyor?... Siyasal ve toplumsal sistemler üzerine Batı literatürü bizden daha çok bilgi ve kavram üretmiştir. Doğru ve yanlışı, iyiyi kötüyü bu kavramlar üzerinden algılarız. Montesquieu'dan Max Weber'e kadar siyaset kuramcıları Doğudaki iktidar yapılarını sadece düşünce tarihindeki bir olgu olarak görmemiş, Osmanlı sistemini de araştırmıştır. Osmanlı uygar gelişmelerin sadece taklitçisi olmuş, ama onu da beceremiştir.

Max Weber (1864-1920), Batıdaki kültürel ve politik rasyonelleşme olgusunun Doğu'da olmamasını Kur'andaki " ülul emre itaat " (Nisa: 4/59) ayetine bağlar. Doğu'daki iktidarlar yapılarınıı da patrimonyalizm veya Sultanizm diye niteler. Sultanizm veya Patrimonyalizm, hanedanlığın, kişisel nüfuz alanı ve hanedanın politik uzantısı olan modeldir. Bu model her türlü denetimden muaf, yasal kurallara dayanmayan keyfi yönetimin uç noktasıdır. Keyfi yönetim iltimas ve liyakatsizliği, kayırmacılığı doğurmuş, Tımar sistemi de serbest mülk edinme, rasyonel yönetim ve ekonomik gelişmeyi engellemiştir.

Güçler ayrılığı ilkesinin babası Montesquieu, Doğu hükümdarlarının bir yasaya bağlı olmadan toplumu keyfince yönetmesini, Kanunların Ruhu kitabında despotizm diye niteler (1748). Ona göre istibdat korkuya, Meşrutiyet şerefe, Cumhuriyet fazilete dayanan rejimdir. Batı siyaset teorisi despotizmi Doğu siyasal kültüründeki keyfi yönetimler için kullanmış, Hıristiyanlığın aksine İslam toplumlarının despotizme daha yatkın olduğunu vurgulamıştır. Bize yakıştırılan despotizm ve patrimonyalizm, Batı kökenli Şarkiyatçıların görüşü diye küçümsenemez. Nasıl siyasal bilimler, teknoloji veya ameliyat için Batı cerrahisine sığınıyorsak, sosyal bilimler için de öyledir.

Ernest Renan, Sorbon söylevinde(1883), eğitim ve kültürü teokrasiye dayalı toplumların modernite ve demokrasi eksikliğini gene dine dayandırır:

“... 12 yaşına kadar zeki olan Müslüman çocuk, dini eğitimden geçince birden fanatikleşir, hakikat olduğunu sandığı bir şeye sahip olmanın verdiği çılgın bir kibirle, aslında üzülmesi gereken bu imtiyazdan mutluluk duyar. Berberiler de Türkler de, hiç farketmez, inanç zincirine bağlanmış, zihinsel olarak durgun ırklardandır...”

İleri sürülen bu görüşler patron -kul veya tebaa ilişkisindeki temel yapıyı açıklar. Bu ilişki Sultanın şöhret ve mevkiini yüceltmeyi, tebaa için de hayatta kalmayı esas alır. Bu sosyo - kültürel analizler, özellikle İslamcı toplumlarda görülen yönetim geleneğinin bireysel, kültürel ve toplumsal paradigmaları için geçerlidir.

Klasik Osmanlı döneminin " i'la-yı kelimetullah" ve " devlet-i ebed müddet" bilinci bir yana bırakılırsa, Osmanlı sistemini monarşiden ziyade despotizme benzeten bu iddiaları, Namık Kemal bile Renan Müdafaanamesi ile reddetmiştir. Vatan şairinin bu savunması, komplekse kapılmış üstünlük gururunun siyasal gelişmeler karşısında İslamcı bir romantizmdi. Osmanlı/ Doğu gözlemcisi/seyyahı bir İtalyan yazarın ( Nicolas Lucette Viensı) dedikleri de, Osmanlı ideolojisinin kök paradigmaları sayılırdı:

“ ...İradeden yoksun insan, esaret zincirlerini öpüp başına koyuyor; ne malı, ne mülkü olmadığından hükümdarına tapıyor; akıldan bilgiden uzak olduğu için bildiği tek erdem, duyduğu korkudur. Belki zihnimizi şaşırtacaktır, bu insanlar kendi varlıklarına bile ilgisiz kalmışlar, onları ikide birde canlarından eden zalim hükümdara beyinsizce duacı oluyorlar. Kuşkusuz sahip oldukları tek şey canlarıdır… Ama hükümdarın nezdinde ve kanunundaki can da kendilerinin değil…"

Bu felsefi ve siyasi yaklaşımlar kendi tarihimizi kendi zihniyetimizi tanımada köşeye atılacak,referanslar değildir. Şu anda yaşanan ve yarı Başkanlık diye nitelenen bir yönetim ardında da, siyasal İslamcılığın ileriyi geride arayan özentileri görülebilir. Kaldı ki Osmanlı da tarih de diriltilemez.

Teokrasinin değişmez kök paradigmaları, daha ziyade inanç yüklüdür. Keyfilik ve herşeyi ben bilirim anlayışıdır. Bunun dışında, seküler / laik ve özgür demokrasiyi amaçlayan veya buna yönelen bir niyet görünmez. Bu yapı için demokrasi denilen şey sandığa indirgenmiş bilinçsiz bir tercihin görüntüsüdür.

Bizim Cumhuriyetimiz 600 yıllık çağ dışı feodal bir sistemi kaldıran fazilet rejiminin adıydı. Yedi medeniyetli yedi iklimli bir coğrafyaya doğmuştu. Hiç görülmemişi hiç duyulmamış bu devrimleri bir karizma imzalamıştı. Şimdilerde parlamento ve ehliyet/ liyakat yerine, kayırmacı, bakaracı-makaracı, kasacı-masacı medrese anlayışı hakim. Tıpkı Osmanlı Sarayı gibi adalet ve doğruluk kapısından girmiyor. Bir despotizm. Çağdaş uygarlığa yönelik teorik, düşünsel, sembolik, potansiyel bir kuram ve anlam bulunmuyor.

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar