Tarım News
İstanbul
DOLAR18.6349
EURO19.4274
ALTIN1059.1
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

PEYAMİ SAFA, ABDÜLHAMİT VE NİHAL ATSIZ ÜZERİNE...

İki gün önce İstanbul Türkocağının yaptığı bir sempozyum ve ardından yaşanan görevden alma olayına değinmiştim. Türkocağı ve Türkçülük üzerine bu meyanda bir literatür taraması yaparken Peyami Safa'nın 1956'da Milliyette çıkmış iki yazısı önüme çıktı. Yazılar Abdülhamit'in kızı Ayşe Osmanoğlu'nun anılarına cevap ve reddiye mahiyetindeydi.

Muhafazakar- milliyetçi o günün sağcısı Peyami Safa'nın bu iki yazısını 66 yıl sonra yeniden okumak benim için hafızamı tazeleme fırsatı oldu. İlk bakışta babası nedeniyle Abdülhamid'e duyulan öfkeye odaklı sıradan bir yazı gibi görünüyorsa da, verilen bilgiler literatüre uygun gerçekliklerdi.

Peyami Safa'nın babası İsmail Safa, Abdülhamid devri bürokratı iken Sarayın hışmına uğrayıp Sivas'a sürülmüş orada ölmüştür. Bu işin ayrı yanıdır. Peyami Safa’nın Abdülhamid'in kızı Ayşe Osmanoğlu'na yazdığı yazının verileri tartışılır olsa da bu iki yazı muhafazakar sağ cenahta fırtınalar koparmıştır.

Biz bu tartışmalara girecek değiliz. Ancak bunlar arasında bir yazıya değinmeden geçmek istemedim. Bu yazı Türkçü /milliyetçi Nihal Atsız'ın "Gök Sultan"başlıklı yazısıdır. Peyami Safa'ya cevap mahiyetinde ve Abdülhamit'i göklere çıkaran bu yazıda, Batının "Kızıl Sultan" dediği Abdülhamit ve dönemi "Gök Sultan" sıfatıyla yüceltilmektedir.

Yazının ilk dikkati çeken noktası Türkçü bir zihin yapısı ve güçlü bir romantizm içeriyor olması, diğer yanı da, Abdülhamit döneminde yeşeren Jön-Türk hareketi ve İttihatçı modernizmin küçümsenmesidir. Devletin en krıtik nezaretlerini Rum ve Ermeni nazırlarla yöneten Sultan acaba ne kadar Türktür? Türk ırkını ne kadar korumuş kollamıştır?

Bu yazıda Abdülhamit'e duyulan özel sevgi ve heyecan tarihsel veriler arkaya itilmektedir. Bu nedenle akademik ve nesnel değildir. Aynen ve tersinden okunursa Peyami Safa'daki baba hissiyatı burada da kendini gösterir.

Peyami Safa ve Abdülhamit aslında ve doğrudan bu yazının konusu değildir. Biz Abdülhamit'i burada bırakıp Türkçülük akımının temsilcisi görülen Nihal Atsız ve Cumhuriyet ufkuna bir geçiş yapabiliriz. Ufak bir kaynak taraması ile Atsız'ın Atatürk ve cumhuriyet dönemine Abdülhamit kadar sıcak bakmadığı görülebilir. Atatürk ve Türk devrimine olumlu tek yazı yazmamıştır. Bırakın övmeyi sövdüğü bile olmuştur.

O zaman bir soru. Türkçü Nihal Atsız Abdülhamit'i överken Cumhuriyete niçin sövmüştür? Elbette saltanat ve cumhuriyet döneminin olay ve kişileri tarihsel bir kıyaslamaya uygun değildir. Doğru da değildir. Biri parçalanmaya yüz tutmuş feodal bir "memalik-i mahrusa" imparatoru, diğeri onun küllerinden vatan yaratan bir Osmanlı Paşası. Biz buna "Tarihin Doğurduğu Adam" diyoruz.

Nihal Atsız ister Abdülhamit'i göklere çıkarsın ister tüm saltanatı korumaya alsın, onun özel görüşüdür diyerek eleştiri dışı bırakalım. Burdan gelelim cumhuriyet dönemi ve Tarihin doğurduğu adama. Abdülhamit ile Atatürk elbette kıyaslanamaz. Her şeyden önce bu tarihe şaşı bakmak anlamına gelir. Çünkü Abdülhamit de Tarihin doğurduğu adam da kendi şartlarında kendine özgü kişiliklerdir.

Ancak şunu görmek gerekir ki, Atatürk herhangi birisi değil, tarihin doğurduğu olağanüstü istisnai bir karakterdir. Ona literatürde "monadik beyinli" adam diyen de "deha" diyen de kahraman" diyen de az değildir.

Tarih Mustafa Kemal'e istisnai bir vasıf ve bir görev yüklemiştir. Önce kurtarıcılık sonra kuruculuk. Bunun sonucu olarak da emperyal direnişin simgesi ve hep İLKLERİN adamı olmuştur. Bunu kendine yükleyen de bin yıllık Türk tarihidir. Devrimleri de literatüre girmiştir.

Başta belirtelim. Yedi medeniyetli yedi iklimli Anadolu coğrafyasına CUMHURİYET onun sayesinde doğmuştur. Bir insanlık ve uygarlık değeri olan Cumhuriyet işte bizim bir İLKİMİZDİR.

Cumhuriyetle birlikte adıyla sanıyla Osmanlı kavramı gitmiş yerine Türk ve Türkiye kavramları gelmiştir. Bunlar da bir ilktir. Osmanlı sultanının özel mülkü sayılan "Memalik-i mahrusa" toprakları yerine bir "vatan" doğmuştur. Değer olarak mülk/toprak başka, vatan başka yurt başkadır.

Osmanlı tebaası kul kölesi gitmiş yerine cumhuriyet yurttaşlığı gelmiştir. Ulus- millet/ulusal devlet kavramı, Türk milleti ve son Türk devleti böyle ortaya çıkmıştır... Bu değerler Atatürk'ten önce yoktur, evet onunla çıkmış ve ilkimiz olmuştur. Bunları ortaya çıkaran Mustafa Kemal Atatürk'tür.

600 yıllık imparatorluk ardından gelen Cumhuriyet devrimleri uygarlık yolunda ilkeler ve ülküler bütünüdür. Bu ülküler arasında yalnızca medrese öğretisinin Allah'ın yeryüzündeki gölgesi dediği ünvan yoktur. Cumhuriyetle beraber milli egemenlik ilkesi de şirke bulaşmış hilafet ve teokrasiden kurtulmuştur. Bu aynı zamanda İslam dünyasının da en büyük devrimidir.

Harf devrimi ile ana dilimiz ihya edilmiş, beynimizi körleten Arap Fars kültürünün hurafeleri ve zihin yozlaşması kolay anlaşılır gramerli bir Türkçe'ye kavuşmuştur.

Tanzimattan beri yöneldiğimiz uygarlık savaşında geriliğimiz görüldüğü halde sadece seyirci kalınmıştır. Akılcı değil nakilci Osmanlı kültürünün hurafe bilinci yerine Türklük bilinci ilk defa Cumhuriyetle hakim kılınmıştır.

İslam öncesine inen tarih hafızamız olmadığı için TTK ve TDK kurulmuştur. Laiklikten kadına kadar bir sürü seküler düşünce işte bu ilkler arasındadır.

Türkçülük ve milliyetçilik bir modernite ideolojisidir. Bu da Cumhuriyetle birlikte anayasal ilke olmuştur.

İttihatçılar ve Ziya Gökalp elinde doğan Türkçülük ideolojisi de, erken cumhuriyete intikal etmiştir. Mütareke divanı harbinde yargılanan ve Malta'ya sürülen Gökalp ordan döndüğünde Mustafa Kemal Milli Mücadeleyi kazanmış, Ankara'da yeni devletin temelleri atılıyordu. İkinci dönemde Ziya Gökalp'i Meclise taşıyıp Talim Terbiye reisi yapmış, kurucu ideoloji için görüşlerinden de yararlanmıştır. Nevar ki Ziya Gökalp erken ölmüş, hilafete ve cumhuriyete ideolojik yakınlığı belli olmadan ortada kalmıştır.

Erken Cumhuriyette Türkocağı ve Türkçülüğü Hamdullah Suphi temsil etmiş, daha sonrası da Atsız üzerine yıkılmıştır. Nevar ki Türkçü -Turancı Nihal Atsız, kurtuluş ve kuruluş mücadelesine yakın durmamış, destansı tek bir yazı yazmamıştır. Sakarya ve Kocatepe'den, Şerife Bacıların kağnı seslerinden idealize ve romantize edecek heyecan duyacak bir nokta bulamamıştır. Nazım Hikmet'in Kuva-yı Milliye Destanı gibi şiirsel bir heyecan da duymamıştır. Acaba hangisi daha Türkçü sayılmalı?

Görülen o ki Nihal Atsız, Tarihin doğurduğu adamın kişiliğinden veya devrimlerin her hangi bir köşesinden Türkçülük adına övünecek veya içine sığınacak bir köşe bulamamıştır. Cumhuriyet devrimleri Türk tarihinin, Türk milliyetçiliği ve Uygarlık Tarikatı'nın Kâbesi olduğu halde onu sevememiştir.

Buradaki eleştiri aslında Atsız'ın şahsı ile ilgili değil, savunduğu Türkçülük gösterisi içindir. Yazıları taranınca Atatürk dönemi üzerine kendi kaleminden çıkmış onlarca kötülemeye de rastlanır. Bu reddiyeler ardında acaba Rıza Nur'la olan manevi evlatlığının bir rolü var mıdır? Bu nokta Freud ve Habermas'ın konusu olup geçelim. Onun Atatürk ve Cumhuriyete bakışında bu bilinçaltının etkisi acaba nedir? Sarı saçları mavi gözleri nedeniyle Vahdeddin'in San Remo'da Sırp dönmesine benzettiği Sarışın Paşa'ya sevgisi olmasa da Türkçülük adına savunması gerekmez miydi?.

Sarışın Paşa'ya bir kahramanlığı veya önderliği değil, sıradan bir rolü yüklemekte bile zorlanır. Halbuki Mısır milliyetçileri bile o günlerde bu adamı tarihin en büyük kahramanı diye anıyordu. Niyazi Berkes'i Hilmi Ziya'yı bir yana bırakalım; Falih Rıfkı'dan, Ruşen Eşref'ten hatta ve hatta Süleyman Nazif'ten bile geri düşmesi nedendir?

Atsız'ın muhalif bilincinde Rıza Nur yakınlığı veya şizofrenisi aramak yersiz bir iddia sayılamaz. Abdülhamit kişiliğine yüklediği "Gök Sultan" misyonu, Hurma kültürü ve ümmetçi zihniyetle çok yerde özdeş, hatta koyun koyunadır...

Atatürk için " o bir İngiliz ajanıydı" diyebilen bir zihin yapısı Türkçü ve milliyetçi camiada nasıl yer bulabilir? Türklüğün ve Türkçülüğün banisi ve hamisi Çankaya'da iken, bunu realitede değil hayali ve mecazi diyarlarda aramak, medrese öğretisi ve etnik zehirlenmenin Cumhuriyet düşmanı tarikatlarla aynı safa düştüğünü gösterir...

HÜKÜM: Daha önce de vurguladığımız gibi, isterseniz konuyu tamamen Abdülhamit, Peyami Safa, Nihal Atsız bağlamı dışında düşünelim. Bir an için bu zihin perspektifinde onları yok sayalım. Çünkü aslolan kişilerden ziyade bir ideolojinin genel kabulleri ve ilkeleridir.

Bu çerçevede ve günümüzde kendini Türkçülük misyonunun temsilcisi gören Türkocağına bir öneri yapalım. Bunu da Hurma kültürü dışındaki tüm Atatürkçü, Kemalist, Sosyalist, liberal yelpazelere uzatalım.

Mustafa Kemal'in kurucu ilke olarak benimsediği, uygarlığı da kucaklayan laik çağdaş Türkçülüğü, milliyetçiliği toplumun birlik ve dayanışması adına günümüz için de en akılcı en doğru çıkış yolu görünür. Siyasal İslamın vazgeçemediği ortaçağ kalıntısı medrese modernite uyuşmazlığı öze ve akla uygun yorumlanmadan, milliyetçi perdesi altındaki dinci hurafelerden arınmadan, ideolojik ve yaşamsal anlamda toplumsal bütünleşme pek mümkün görünmüyor....

Aksi halde konuştuğu dil dışında Türklüğü bile şüpheli alıkların ve Çalıkların, Arvasi köşeli kuru hamaset Türkçülüğü ve ortaçağın kasaba milliyetçiliği yalnız bizlerin değil, insanlık ve uygarlığın hatta İslam dünyasının kıyamete kadar baş belası olur. Ölçüsü Kerbela'dır...

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar