Tarım News
İstanbul
DOLAR18.6349
EURO19.4274
ALTIN1059.1
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

OSMANLI/ İSLAM DÜNYASI NEDEN UYGARLIĞIN GERİSİNDE ? -1

Bu iddialı başlığın bu sayfanın haddini aşan akademik bir derinlik taşıdığının elbette farkındayım. Bu yazıyı kendi siyasi ve kültürel tarihimiz ile kısa bir yüzleşme kabul edebilirsiniz. Günümüz politik ortamında yaşanan siyaset ve adalet yozlaşmasını bir kenara bırakarak bu yazının önyargısız okunmasını dilerim.

* * *

Batı düşüncesi rönesans ve reform ardından Aydınlanma ufkunu yakalarken dünyanın süper gücü olan Osmanlı İmparatorluğu; " i’la-yı kelimetullah ve devlet-i ebed müddet" peşinde koşuyor; kafasında fetih düşüncesi dolaşıyordu. İslam’ın bayraktarı olan Türkler; kendi dışında gelişen modernitenin yaratıcı dinamizminden habersizdi. Uygarlık deyince İslam medeniyetini, ilim deyince dinî/kitabî ilimleri anlıyor, kendi dışındaki kültürleri küçümsüyordu. Halbuki uygarlık, sadece bir milletin değil, tarih çağlarında yaşamış tüm insanlığın ortak birikimiydi. Evet kültürler farklıydı; fakat her kültürün kendi uygarlığını yaşadığı düşüncesi boş bir övünmeden ibaretti.(1)

Rönesans ve reform sürecini tamamlayan Batı sekülerleşip rasyonel algılama yetisi kazanmış; yararsız gelenekleri bırakıp keşif ve icatları insanlığın hizmetine sunmuştu. Batı feodal düzenden burjuva toplumuna evrilirken Osmanlı aşiret ve derebeylik düzeni içindeydi.Dev uykusundan zor uyanan Osmanlı toplumu geri kalmışlığını nihayet kendi gözleriyle gördü. Ancak yenilgisini kendi toplumsal dinamiklerinde arayacak yerde, kapıldığı Müslüman gururu ile suçu küfür diyarının üzerine yıkmaya çalışıyordu. (2)

Osmanlı dev uykusundan uyandığında Batı her alanda bizden ileri düzeydeydi; Darwin, Galile ve Newton gibi bilginler kendi ilahiyatıyla savaşa girişip dünyanın yönünü değiştirmişti.Yani aydınlanma çağı yaşanmıştı. Osmanlı İmparatorluğu her alandaki geriliği ve yenilgisini anlayarak ilk defa Tanzimat’ta Batı'ya yönelmişti. Ancak Batı’nın kendi dinamikleriyle ortaya koyduğu teknolojik ve ekonomik gelişmedeki pozitif düşünce ve kartezyen mantığı, yani sekülerleşme/laikleşmeyi kavrayamadı. Toplumun benlik ve bilincini oluşturan dinle bütünleşmiş/müzminleşmiş teokratik, monarşik yapı ve ulema, yeniliklere karşı çıkıyordu. Bilimle uğraşarak topluma ışık tutan, ilim Çin’de bile olsa arayıp bulan anlayışa karşı gelerek ihanete sürüklendi.

Çünkü medresenin ilimden anladığı ile Batının bilimden anladığı aynı şey değildi. Birisi ilmi/ bilimi akılda, deneyde ve laboratuarda ararken, İslamcı teori efsaneci, masalcı, büyücü ve kitabî/ nakilci (hadis, fıkıh, kelam, tefsir v.s.) idi. Bunların hepsi ilimden sayılıyordu.

Osmanlının bilimsel düşünceyi anlama macerasına bir örnek. İnsanlığın düşünce iklimine ufuklar açan Fransız İhtilalini, III. Selim’in Reisülküttabı (Dışişleri Bakanı) Atıf Efendi “Muvazene-i politikiye” layihasında şöyle değerlendirir :

“... Devletler Jan Jack Rousseau ve Volter(3) namlarıyla meşhur zındıklar ve bunlara benzeyen Dehriler, Sebbi- enbiya ve Zemm-i Mülûk ve Küberaya salik edyanı ortadan kaldırmaya sâi; lezzet ü müsavat ve Cumhuriyeti tattırmaya kafi lisan-ı avam üzere elfaz ve tabirat ile kitaplar telif ederek ilhad ve ifsada çalışırlar. Bu kadarla kalsalar yine iyi, ileriye varmışlar, her mahalde kendilerine mümasil havadarlar peyda ederek “ Hukuk-u beşer” tabir ettikleri beyanname-i tuğyan meallerini her lisana tercüme ettirip neşr ile amme-i ümem ve milel-i metbuları aleyhine sevketmişlerdir...”(4)

Atıf Efendinin bu layihası(raporu), demokrasiyi yücelten, insanları doğuştan hür ve eşit haklara sahip sayan Hukuku Beşer Beyannamesini, "beyanname-i tuğyan ve fısk u fücur cümbüşü" diye aşağılıyordu. Dahası, Fransızları "Şeytanın fısıldadığı" şeyleri yapmakla suçlarken, insan varlığı da hayvan derecesine indiriliyordu.(5) Fransız ihtilali Napolyon gibileri doğururken, Osmanlı kültürü Kabakçı Mustafa ve Alemdar Mustafa Paşa gibi cahilleri doğurur. Osmanlı Sarayı Fas, Mısır, Arabistan’dan gelen sihirbaz, müneccim, kahin ve falcıların telkinlerine uyarak Nizip Harbinde(1839) büyük bir hezimete uğramıştı.

Osmanlı enteli sayılan medrese uleması ise gavur elbisesi giyen Nizam-ı Cedid askerini yoketmek ve II. Mahmud’u boğmak için ŞERİATTAN hüccet hazırlıyordu. Bu hücceti imzalayanlar şunlardı:

Şeyhülislam Topal Ataullah Efendi, Rumeli Kazaskeri Muhtar, Nakibüleşraf Dürrizade Abdullah, Anadolu Kazaskeri Hafid, İstanbul payelisi Münib, İstanbul Kadısı Muradzade vardı. Bunların en önünde ise “ölürüm de gavur talimi yapmam, Nizm-ı Cedid elbisesi giymem” diyen Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa vardı.

Batı ikliminde filozoflar rönesans ve reformlara zemin hazırlarken, bizdeki medrese uleması, sarı sayfalı fıkıh ve hadis kitaplarından Tornacıbaşı Kabakçı Mustafa’nın “talim gavur işidir, istemezük!” sloğanını meşrulaştırıyordu. Hazırlanan din motifli hüccete göre yeni kurulan Nizam-ı Cedit Ocağı "misli görülmemiş bir bidat-ı azime, irad-ı cedit hazinesi de mezalim-i kesire mahsülü" sayılacaktı.(6)

Ulemadan çekinen II Mahmud, Nizam-ı Cedid’in adını değiştirip “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” ye çevirmek zorunda kaldı. Osmanlı askeri değil, Muhammed’in ordusu... Osmanlının uykuya yatmış zihinsel taassubuna somut bir örnek verelim. Sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa Abdülaziz’e gönderdiği Girit layihasında (1867) şunları yazacaktır:

“... Mahvolma felaketinden kurtulabilmekliğimiz, İngiltere kadar paraya, Fransa kadar bilgi aydınlığına ve Rusya kadar askere sahip olmaklığımıza bağlıdır. Bizim için artık önemli olan çok terakki etmek değil, fakat kesin olarak Avrupa’nın diğer ülkeleri kadar terakki etmektir. (...) Devletimizin gelişme yolunda ilerlemesini İslamiyet adına engellemeye çalışanlar, Müslümanlıktan hiç nasiplerini almamış, anlayışsız ve şuursuz cahillerdir. Bütün diğer dinler insan kafasının terakkisini engelleyici bir yığın dogma ve değiştirilemez kaideler ile bağlıdır. İslamlık, bize aklımızı iyi kullanıp dünyanın terakkisi yolundaki ilerlememizi emretmekte ve değil Arabistan’da ve Müslüman ülkelerde, Çin’de ve dünyanın en ırak köşelerinde bile ilim ışığını aramaya bizi sevk etmektedir... İslam’ın emrettiği ilim başkalarının tahsil ettiği ilimden farklı sanılmasın... İlim tektir. Akıl ve idrak dünyasını her yerde aynı güneş ısıtır ve ışıtır. Madem bizim inançlarımızda İslamlık, evrensel gerçeklik ve bilginin ifadesidir. O halde yararlı bir icat, yeni bir bilgi kaynağı, nerede bulunmuş olursa olsun, ister putperest ister Müslümanlar arasında, ister Medine ister Paris’te olsun, her zaman İslam’a aittir."

(...) Bir de başlıca şikâyet mahkemeler olduğundan, bu hususta bir yol aramak ve Mısır’da yapıldığı gibi bizde de, Kod Sivil (Fransız Medeni Kanunu) dedikleri kanunnamenin tercüme ettirilip yeni açılan tanzimat mahkemelerinde bunu uygulamak zaruri görünür. Bunun dahi, şeriat hükümlerine asla dokunmayarak öbür hukuk sahaları gibi tanzim edilmesinin kabil olacağı zannolunur. Kısacası bütün tebanın din ve mezhepten başka maddelerde birleştirilerek, aralarındaki haset ve rekabetin tamamen kaldırılması, meydandaki tehlikeleri kaldırmak için tek ilaçtır.”(7)

Yukardaki rapor, aynı zamanda Mecelle'nin yapıldığı tarihe denk gelir. Osmanlının zihinsel geriliğini temelden kavrayan özgün ve filozofik bir metindir. Ancak bunun karşısında, Osmanlı sarayı kılını bile kıpırdatmaz. Sarayın ve ulemanın anlamadığı nokta, İslamın emrettiği şeylerin başkalarının tahsil ettiği ilimden farklı olmamasıydı. Çünkü; evrensel bilgi kaynağı tekti, akıl ve idrak dünyasını her yerde aynı güneş aydınlatıyor ve ısıtıyordu. Eğer İslâm, evrensel hakikat ve bilginin ifadesi ise, o halde yararlı bir icat, yeni bilgi, ileri kültür neredeyse ona ulaşılmalıydı. İster putperestler, ister Müslümanlar arasında, ister Medine’de ister Paris’te olsun bilgi insanlığın ortak malıydı!

Sadrazam Âli Paşa, Mısır gibi bizim de Fransız Kod Sivilinin(medeni kanun) alınmasını önerirken; buna karşı çıkan ulema Abdülaziz’i yanlarına çekerek Mecelle’yi yaptılar. Bu anlayışa göre Batının silahı alınır, telgrafıyla haberleşilir, gemisiyle Hacca gidilir, kumaşından cübbe dikilir, tıbbı/ilacı kullanılır, ama hukuku zinhar alınamazdı. Medrese kafasına öncülük eden kişi ise, tasarlanmış kalıplara hiç uymayan Adliye Nazırı Cevdet Paşa idi. (?

Âli Paşa’nın bu ileri davranışına karşı hanefi fıkhına dayalı Mecelle’yi yaptıran Cevdet Paşa kendi inancını TEZAKİR’de şöyle anlatır:

“ ...Bazı devlet adamları Fransa kanunlarından Türkçeye tercüme olunup nizamiye mahkemelerinde onlarla hükmolunmak fikrine kapıldılar. Halbuki bir milletin temel kanunlarını bu biçimde değiştirmek o milleti yok etmek olacağından bu yola gitmek caiz değildir. Ulema güruhu böyle alafranga düşüncelere sapanları Allah’a sövenlerle eşit sayardı. Bunun üzerine fıkıh ilminin muamelat kısmına ilişkin Türkçe bir kanun yapılmasına karar verildi...” (9)

1851 maddelik Mecelle, hem kapsam bakımından yenilikçi değildi, sunuşu modern görünse de, kişi hakları borç ve eşya hukukunu eksik bırakan Hanefi mezhebine dayalı bir fıkıh derlemesiydi.(10)

Batı toplumları akıl ve bilim yolunda ilerlerken, Yeni Osmanlıların Fransa’daki hamisi Mustafa Fazıl Paşa da, Ali Paşa gibi düşünüyordu. Abdülaziz’e o da bir mektup göndermiş, kapısından doğruluk girmeyen Osmanlı Sarayını Hıristiyanların başka Müslümanların başka hukuku olamaz diye uyarmıştı:

“... Padişahım; benden daha iyi bilirsiniz ki din ve mezhep ruhta hüküm sürer. Bize ahiretin nimetlerini vaat eder. Fakat milletin haklarını sınırlayan ve belli eden din ve mezhep değildir. Unutmamak gerekir ki, din ezeli gerçeklerin arasında durup kalmaz da dünya işlerine karışırsa, hepimizi öldürür ve kendi de ölür... Şevketli efendim; Hıristiyanların başka ve Müslümanların başka hukuku yoktur. Zira adalet dünyada bir nev’idir...” (11)

Abdülaziz devrine ait bu iki örnek metin, Osmanlı / İslam düşüncesinin modernite karşısındaki geriliği ve hastalığını kavrayan abide metinlerdir. Batı'da Voltaire, Russo ve Montesquieu gibi aydınları Hukuku Beşer Beyannamesini yaratırken, onları zındık, şeytan gören bizim medrese uleması fıkıh kitaplarına şerh düşme dışında bilgi üretemiyordu. Cehaletin başı Osmanlı sarayı idi.

Başka örnek: III. Mustafa, Prusya ordularının başarısını öğrenmek için Ahmed Resmi Efendi’yi Prusya kralı Frederik’e göndermiş; yazdığı mektupta ondan üç adet müneccim istemişti. Prusya kralı üç müneccim yerine, Osmanlı padişahına üç başarı öğüdü gönderdi. Onun sarayında müneccimler değil akıl ve bilim dolaşıyordu. Şöyle : " Başarının birinci şartı iyi ve talimli bir orduya sahip olmak, ikincisi hazineyi dolu tutmak, üçüncüsü de harbe daima hazır ol maktı." (12)

Osmanlı sarayı ve medrese öğretisinin reformlara cephe alma nedeni, modernizmin siyasal, kültürel ve bilimsel aydınlığını algılama yoksunluğudur. Modernitenin ilerlemecilik, akılcılık, dünyevilik, özgürlük ve bireycilik dinamikleri Osmanlı ulemasına dağlar kadar uzaktır. Özgün fikir üretiminden yoksun, kendini farklı kılan anlam kodları ve davranış kalıplarını değiştiremeyen toplumlar yaratıcı değil ancak taklitçi olabilirler...

Osmanlı gerilemesinin nedenleri üzerine Bernard Lewis de bir analiz yapar.Şöyle: “... Müslümanlara göre Avrupa kirli ve pis alışkanlıklara sahip, düşük kültürlü, egzotik ve pitoresk kabilelerin yaşadığı vahşi bir bölgeydi. İki din arasında sürekli bir düşmanlık vardı. Kıyamete, ahretteki ceza ve ödüle ilişkin Hıristiyan ve İslam inançları aynı olmasa da temelde benzeşirdi. Cennetleri önemli ölçüde farklı olsa bile, cehennemleri büyük ölçüde aynıydı. Bütün bunlar Budist ve Hindu açısından anlamsız görülebilirdi.

"15. asır sonunda Doğu ve Batı aleminde değişiklikler meydana geldi. Biri ilerleyip diğeri geriledi. Kökeni Çin olmasına rağmen barutun Batıda ateşli silahlara uygulanması, askeri üstünlüğünü sağladı. Sanayi devrimi bunu hızlandırdı. Topçuluk ve matbaa arayı açan eşitsizliğin en çarpıcı örnekleridir. Batıya özgü Rönesans İslam dünyasında hiçbir etki yaratmadı. 15. ve 16. yüzyıllarda Rönesansın yüzünü görmediği gibi Reform hareketini de yaşamadı. Türk tarihçisi Adnan Adıvar’ın sözleriyle, “ bilimsel düşünce ilahiyat ve fıkıhın setlerine çarpıp dağıldı.” (13)

Görülüyor ki Bernard Lewis bile kendi eserinde Adnan Adıvar'ın “ Osmanlı’da bilimsel düşünce ilahiyat ve fıkıhın setlerine çarpıp dağıldı" cümlesini referans olarak almıştır. Bu alıntıyı biz, " elin gavuru “bizim taşımızla bizim kuşumuzu vuruyor” şeklinde değerlendiririz. (Devamı gelecek yazıda)

OSK/ 26 Nisan 2022

KAYNAKÇA:

(1) Bkz. Ekrem Üçyiğit, Akdeniz medeniyetleri tarihinde Tanzimat, s. 7, TTK Ankara 1994

(2) Bkz. M.A.Ubucını, Osmanlıda Modernleşme Sancısı, s.24,

(3) Osmanlı tarihçisi Şanizade Ataullah Efendi, Aydınlanma'nın en radikal düşünürü Voltaire'in (1694-1778) fikirlerinden yararlanmış, ama toplumsal baskı nedeniyle bunu açıklama cesareti gösterememiştir Bkz. Edhem Eldem, Voltaire ve Şanizade Ataullah Efendi, Toplumsal Tarih,Sayı: 237, Eylül 2013, s. 18.

(4) Bkz. Şemseddin Günaltay, Hürriyet Mücadeleleri, s. 16,

(5) Bkz. A. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, s. 193

(6) Bkz. Şemseddin Günaltay, AGE. s. 18, İstanbul 1958; A. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, s. 193.

(7) Bkz. Belgelerle Tanzimat, Osmanlı sadrazamlarından Âli ve Fuat Paşaların siyasi vasiyetnameleri, Engin Deniz Akarlı, s. 2, Boğaziçi Üniversitesi 1978.

(8) Osmanlı tarihinin ve Halife Sarayının en büyük siyasi rüşveti Cevdet Paşa’ya verilmiştir. Abdülhamid bu rüşvetini Midhat Paşa'nın kellesi için Cevdet Paşa kuluna vermiş, İslam adalet tarihine geçecek vesikalar bırakmıştır : “... Âlim, fazıl ve değerli bir zat olan Cevdet Paşa maalesef karakter zaafı ile malül olup sevmediği Midhat Paşa’nın idamı hakkında Abdülhamid’e hizmet etmiş, mahkemeden sonra Abdülhamid tarafından 4.000 liraya Sarraf Köçeoğlu Agop’tan satın alınan Bebekteki Mütercim Rüştü Paşa yalısı kendisine ihsan olunmuştur...” Yıldız hususi evrakı, sene 1300 muharrem, numara 32–45. Bkz. İ.H. Uzunçarşılı, Midhat Paşa ve Yıldız Mahkemesi, s. 358, TTK.1967.

(9) Reşat Kaynar, Atatürk Önderliğinde Kültür Devrimi, s. 56. İnkılap Tarihi Enst. Yayını, 1972.

(10) Bkz. Reşat Kasaba, Eski ile Yeni arasında Kemalizm ve Modernizm, (Türkiye'de Modernleşme ve Kemalizm), Tarih V. Yurt Yayınları,1999,s.18

(11) Bkz. Ali Akyıldız, Sadullah Paşa, s. 250, İş Bankası 2011; Ayrıca bkz. Birol Emil, Jön Türklere Dair Vesikalar, İ.Ü. Edebiyat Fak. İstanbul 1982

(12) Bkz. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C. V, s. 59

(13) Bkz. Bernard Lewis, Çatışan Kültür, s. 6-12, Tarih Vakfı Yurt Yayınları

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar