Tarım News
İstanbul
DOLAR18.6385
EURO19.4025
ALTIN1060.2
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

NECİP FAZIL, PUT ADAM VE ATATÜRK -1

Türkiye’nin siyasal ve sosyo- kültürel tarihini 50 yıldır izlemeye çalışırım. Bu yazıyı yazma nedenim iki sene önce yayınlanan ve savcılık tarafından toplatılan PUT ADAM isimli kitaptır. “Eski Bir Türk Subayı” imzasıyla yayınlanan ve ismi gizlenen bu kitabın yazarı meğerse yakından bildiğimiz İslamcı mütefekkir Necip Fazıl imiş. Hayırlısı olsun diyerek kitabı tanımaya çalışalım. Önce ufak bir giriş yapalım.

Tüm diğer devrimlerde görüldüğü gibi bizdeki Cumhuriyet devrimlerinin de toplumsal travma yarattığı doğrudur. Bizim gibi sekülerleşmemiş imparatorluk bakiyesi feodal bir toplumda bunu sosyo-kültürel bir olgu kabul edebiliriz. İslamcı-dinci- muhafazakar veya milliyetçi-muhafazakar gibi sıfatlarla anılan yapılar, modernizme tavır alırken öncelikle dil - kavram ilişkisinin ideolojik savrulmasını yaşarlar. Bu savruluşa karşı bizim de Tanzimat, meşrutiyet mütareke aydınlarından bol örneğimiz var. Bunun daha çarpıcı örneği ise Cumhuriyet'tir. Bu savruluşun sağda ve soldaki örnekleri bir yana dursun dinci ve İslamcı kültürün tipik bir kişiliği olan Necip Fazıl üzerinde duralım(1904 –1983).

Cumhuriyetin ilk yıllarında Fransa’ya gönderilen öğrencilerden olup (1924), kumar ve kadın tutkusu yüzünden bursu iptal edilen bir delikanlı. Bu delikanlı ilk gençliğinde mürtecilerin yeşil kanını kurutacak kadar tutkulu bir Atatürk havarisi idi. Daha sonra küfür yobazlığının bu ikliminden sıyrılıp din yobazlığına geçiverdi. Bu iklimde şairlikten düşünürlüğe, batıldan cinli perili “hafakanlara” kadar dehlizden dehlize sürüklendi. Kemalizmin stepnesi olduğu yılları inkar ederek, tüm zihin melekelerini çöp sepetine attı.

Atatürk öldüğünde 31 yaşında ve şiir edebiyat vadisinde olan Necip Fazıl’la ilgili kişilik analizi elbet buralara sığmaz. Ancak Gazi’nin ölümü ardından Cumhuriyet’te çıkan “O Türk’e hem Türk’ü hem Avrupalıyı inandırabildi” başlıklı yazısından kısa bir alıntı yapmadan geçmeyelim:

“… Son onbeş gündür her sabah yatağımızdan kalkıp Dolmabahçe sarayını yerinde bulduktan sonra, ona varlık ve mana izafe eden unsurun yok olduğuna inanabilmek, yaman bir idrak işkencesi. Atatürk’ten bir parça halinde kalan birçok şey arasında onun yokluğu, merkezi olmayan bir daire tasviri gibi, içinden çıkılmaz bir muhal hissi veriyor. Fındığın kabuğunu kırmadan içini yiyen korkunç bir sihirbaz edasıyle ölüm, Atatürk’ü, hüviyeti etrafındaki bütün zarfa el değdirmeksizin aldı götürdü.

(…) Bütün dünyada, kralına anası kadar yanacak kimse yoktur. Bu zalim ruh kanununa rağmen bu defaki ölüm, vatanın her evinden çıkmış kadar göze büyük göründü. Bu defaki ölümü hepimiz, fiili ve şahsi bir mülkiyet kaybı ifadesiyle duyduk. İçtimai ölüler arasında her evin ölüsü olabilmiş kahramanlar, tek eldeki parmak sayısından daha azdır. Osmanlı imparatorluğunun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir ihtirama hedef olabilmiş hükümdar yoktu. Avrupa’nın en büyük mümessillerle Ankara’ya koşmuş olması gösteriyor ki Garp, Atatürk’ün şahsında Türk ehliyet ve kıymetine artık inanmıştır. Milli kahramanın ölümü karşısında da hiçbir protokol kaidesinin almadığı ve hiçbir Garplının bir yabancıya göstermediği bir hürmetle şapkasını çıkarmaktadır. Atatürk’ün gözleriyle görmediği bu manzarayı biz yalnız gözlerimizde bırakmayarak keskin bir delalet halinde şuurumuza sindirmekle mükellefiz: O Türke hem Türkü, hem de Avrupalıyı inandırabildi.

(...) Tanzimat eğer tabii seyrinde devam etseydi belki daha asırlarca, Atatürk’ün vardığı telakki ve cesaret merhalesine ulaştıramayacaktı. Filhakika bütün müesseseleriyle Türk cemiyetine aşılanan garb, Türk toprakları üzerinde iktisadi, ilmi ictimai sahalarda büyük muvaffakiyetlerle yemişini vermeye başladı. Kurtuluş zaferini takip eden merhalede kanun, şapka, harf, yol, fabrika, banka, mekteb, ordu, bütün aletleriyle vatana tatbik edilebilmiştir. Şu kadar ki, yalnız müsbet bilgiler ve maddi aletler manzumesi telakki eden ve ruhî planda garbın da bizzat kendi kendini aradığını bilen bir fikir adamı gözünde bu hareket, kıymet hükmünü saran bin bir çetin dâvâya karşı, nihayet madde planında büyük bir ıslahatçılık hareketi olmaktan ileri geçemez. Fikir, ahlak ve sanat cepheleriyle yepyeni, istiklalli ve şahsi bir cemiyet binası işiyle de bir tutulamaz. İkinci merhale Atatürk’ün ıslahatçılık tarihimizin en büyük çehresidir. Fakat ilk merhalenin Atatürk’ü aynı soydan hadiseler arasında, bütün beşer tarihinin en ulvî ifadesini taşır..."(Cumhuriyet 26 Kasım 1938).

Onun Kemalist havariliği ardından gelen Büyük Doğu ve Menderes dönemini atlayarak doğrudan Put Adam kitabına gelelim. Kitap doğumundan ölümüne kadar bir Atatürk biyografisi daha doğrusu küfürnamesi olarak tasarlanmış. İşin garibi kendi kitabının yayınını kendisi görememiş ve ancak ölümünden 50 yıl sonra yayınlanıyor. Kimse de böyle bir kitabını bilmiyor. Meğerse 1968’li yıllarda yazılan bu kitap, Türkiye’de basılamamış. Böyle olunca 1977 yılında “er-Racül’s- Sanem” (Put Adam) adıyla Beyrut’ta Arapça yayınlanır. Türk okuru da 2019 yılına kadar bundan haberdar değildi.

Bu kitap yayınlanana kadar, Necip Fazıl’ın kimlik ve kişiliği az çok bilinirdi de, bu kadar müseccel ve müptezel bir Atatürk düşmanı olduğu bilinmezdi. Kitap okununca tıpkı Abdülhamid ve Vahdeddin kitabı gibi husumete ve yetersiz bilgiye dayalı gerçek dışı bir küfürname olduğu görülür.... İlk 50 sayfası Mustafa Kemal’in anası babasının belirsiz, yani nesebi belirsiz “p.ç” olduğu zırvalarıyla başlar. Sağlığında böyle bir kitabı çıkmamış, duyulmamış, çocukları bile bunu yayınlamaya cesaret edememiş olmalı ki, şimdiki iktidar tilmizleri sayesinde gün ışığına çıkarılma zamanı geldiği düşünülmüş. Atatürk’ün manevi şahsına hakaretten re'sen harekete geçecek bir yargıcın çıkması beklenemezdi. Ancak üç ay sonra toplatıldı.

Baştan sona ve anadan doğma Atatürk nefreti ve haçlı kiniyle dolu medrese öğretisi için müfterilik dahil her yalan ve çarpıtmanın fantezi değil, bir “lanet” diskuru olduğu bu kitapla iyice ortaya çıktı. Ömrü boyunca ileriyi geride arayan dinci medrese öğretisi bu kitapla iftira ve komploculuğun baş sermayesi olduğunu bir kere daha ispatlamış oldu.

Kitabın ayrıntılarını geri bırakırsak, ilk bölümü Mustafa Kemal’in nesebi gayri sahih yani “p.ç” olduğunu isbata ayrılmış. Falih Rıfkı ve Tek Adam’dan aldığı metinleri hiç utanmadan kendi anladığı şekilde çarpıtmaya çalışmış. Bu metinlerden Atatürk'ün nesepsiz olduğunu başkaları çıkaramamış da bu çıkarıyor. Mehmet Ali Öz, Selanik arşivlerine inerek yazdığı biyografik eserinde, Mustafa Kemal’in 400 sene önceki atalarının Konya Karaman'dan göçürülmüş Türk ve Müslüman olduğunu tescilledi bile...

Süper Mürşidin asıl zırvaları Cumhuriyet sonrası Çankaya Köşkü ile ilgilidir. Kendini tavana asarak dünyayı tersten okuyan yarasa kültürü, bu Selanikli AYYAŞ'ın içki ve kadın rezaletlerini devreye sokmadan edemezdi. O halde gözüne ilk takılan şey Çankaya’nın fuhuş alemleri olmalıydı. Çankaya ikliminin fahişeleri saymakla bitmezdi.

Sultanahmet mitinglerinin cesur kadını Halide Edip onun için bulunmaz bir portreydi. Öylesi bir çarşaflı fahişe ki, önce Ziraat Mektebinde Mustafa Kemal karargahının gözdesiydi. Bu yetmez Sakarya cephesinde de subay çadırlarını dolaşarak mesleğini icra ederdi. Kocası Dr. Adnan Bey de hem hükumette Sağlık Vekili, hem karısının bu rezaletine seyirci entel “gavatlar” sınıfındandı...

Süper Mürşid’in Çankaya köşkünü fuhuş merkezi yapabilmesi için kendisi gibi megaloman ve ahlaksız birine ihtiyaç vardır. Rıza Nur’un anıları ve sayfalar dolusu uçkur hikayesi arayıp bulamadığı şeylerdir. Şizofreni ve ahlaksızlığı kendi yaşamıyla tescilli Dr. Rıza Nur’un yazdıkları okununca, daha müseccel ve müptezel kopyasının Necip Fazıl olduğu anlaşılır. İşte hayasızca üretilmiş, zırva üstüne zırvalar:

Meğer Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras, Mustafa Kemal’in keyfi için evini genelev haline getiresiymiş. Ruşen Eşref’in hanımı zaten eskiden beri metresiymiş. Bir kadın profesör varmış ki (Afet İnan), daha erken yaşlarda onun yatağına takılasıymış...

Çankaya Köşkünde, Binbir Gece masallarını andıran danslı müzikli nice nice fuhuş alemleri... Maun müselmanı sınıfından bu şair mütefekkirin en çok kullandığı sözcükler nedir derseniz... “Puşt, pezevenk ve kavat” kelimeleri... Böylesi içki, kumar ve fuhuş rezaletleri kendi özelinin parçası olmalı ki, ancak böyle güzel canlandırabilsin...

Eşini bizzat o Selanikli Ayyaşa sunan hatta suçüstü yakalayan “pezevenkler” arasında kimler yok ki... Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü, Ruşen Eşref ve Fethi Okyar’dan tutun, Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa ve Kazım Orbay’a kadar.

Medrese öğretisi ve Hurma kültürünün müfterilik ve komploculuk dahil en alçakça zırvalarını yazan bir adam ancak paranoyak ve megaloman birisi olmalıydı. Bunun yanına katılacak en gösterişli sıfat ancak içinde sakladığı sahte ve gerici müselmanlık olabilir. İşte kadın kumar ve içki dehlizlerinden gelen bu müptezel bir zamanlar erken cumhuriyetin Kemalist yalakası oluyordu. Ne var ki gün gelip nankörlük ve döneklik travmasına yakalanacaktır. Kendisi buna hafakan adını verir.

Gençlik yıllarında mistik ürpertili şiirleriyle dikkati çekmiş, kadın bacaklarına tapacak kadar şehvet düşkünü şiirler yazmış, inişli çıkışlı yollardan sonra tarikat dehlizine sığınmış biridir Necip Fazıl. Kısacası, gençlik yıllarında içki, kumar, kadın tutkusu ayyuka çıkan bu adam, bir müddet Kemalist devrimci iken, Hakkarili Arvasi tekkesinde hidayete erip temiz bir müselman olmuştur. (Devamı gelecek)

▪︎ OSK/ 28 Mayıs 2022

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar