SABANCI
İstanbul
DOLAR17.2501
EURO17.5608
ALTIN962.31
Haydar Yalçınoğlu

Haydar Yalçınoğlu

Mail: [email protected]

MİHNE MAHKEMELERİ

Daha önce Abbasiler dönemindeki yargılama usUlleri ve özellikle siyasi nitelikli Şurta mahkemelerini anlatmış idim. Mihne MahkemLeri ise tamamen ideolojik olan mahkemeleridir. Bu iki yargılama türü ideolojik ve siyasi mahkemelerin ne kadar tehlikeli olduğu açıkça gösterir. Normatif hukukun dışına taşan her türlü hukuk uygulamalarının ( Sovyetler Birliği dahil) ne kadar kısa bir sürede çürümeye ve çöküşe yol açtığı belirgindir.

Roma İmparatorluğu'nun 2000 yıl yaşamasının tek nedeni, ne kadar acımasız olursa oldun dinsel, ideolojik ve siyasi saiklerden arınmış bir norm hiyerarşisine dayanmış olmasıdır.

Semavi  Dinler ve Cezaların Evrimi

ve Allah'ın RABBİN sana teslim edeceği bütün kavimleri bitireceksin; gözün onlara acımayacak; ve onların ilahlarına kulluk etmeyeceksin"; "Ve Allah'ın Rab, ONLARI SENİN ÖNÜNDE ELE VERECEĞİ    VE SEN ONLARI VURACAĞIN ZAMAN. ONLARI TAMAMEN YOK EDECEKSİN: onlarla ahdetmeyeceksin ve onlara acımayacaksın" (Tevrat- Tesniye bap 7).

"O şehrin ahalisini mutlaka kılıçtan geçireceksin, onu ve onda olan her şeyi, ve hayvanlarını tamamen yok edeceksin, Ve onun bütün çapul mallarını sokağın ortasına yığacaksın ve şehri ve bütün çapul malının hepsini ateşle Allah'ın RABBE yakacaksın" (Tesniye, bap 13).

Tanrı, Tesniye bölümünde Musa'ya böyle emir verir. Musa, vaat edilmiş topraklar olan Kenan diyarındaki halka ne yapacağını sorar.  Tanrı hepsini öldürmesini İster.

Musa, karılan ve çocuklarının    suçu nedir deyince: Tanrı; "onların kaderi de babalarına bağlıdır" der.

Burada anlatılan hukuk, tamamen öce dayalı kolektif cezalandırmadır. Neyse ki, Roma Decamvirist hukukundan ileridir. Zira bu hukuka göre - yine de bir hukuk olduğu için kurallıdır- alacaklı, borcunu ödemeyen borçlunun bedeninden münasip bir parça koparıp alabilirdi. Ne kadar parça bırakacağı tamamen Romalı "merhamet'i olarak sunulmuş, sonra parça koparmak yerine "borçlunun köle olarak" satılması "Romalı erdemi" olagelmiştir.

Aslında, anlatılan tüm "ceza ve yargılama" hukukunun temeli borçlar hukuku olmakla, ceza hukukunun mülkiyet biçimlerinin gelişmesiyle doğru orantılı olduğu açıktır. Bunu, mülkiyetin gelişmediği, batılıların "ilkel" dediği, aslında avcı- derleyici toplumlarda hiç suçun olmamasından anlayabiliriz. Burada, kazara adam öldüren biri bir süre topluluktan ayn yaşamaya mahkum edilir ve bu bayağı kahredici olurdu.

Tevrat'taki kolektif cezalandırma sistemi, semavi dinlerde zamanla terk edilmiş ve İslamiyette "suçun şahsiliği" ilkesine ulaşılmıştır. Medine'ye hicret üzerine, Hz. Mu-hammed ve ashabı en kuvvetli grup haline gelince, Hz. Muhammed birçok uyuşmazlıkta hakem konumuna gelmiştir. O zamanlar Arabistan'da bir kabileden bir kimse bir suç işlerse, suçlunun tüm kabilesi "diyetinden" sorumlu tutulurdu. Bu, zamanla, ticaretle uğraşan ve kabile içinden zenginleşen tüccarlan rahatsız etti. Diyet ödenmez ise tüm kabileden öç alınır ve kanlı çatışmalar olurdu. Bu defa, kendi kabilesinin ayak takımından birinin işlediği suç yüzünden, yıllarca çalışmış bir tüccarın tüm malını kaybetme ihtimali de vardı.

Hz, Muhammed hakemliklerinde ve Medine uygulamasında, cezanın bu kolektif karakterine son verdi. "Herkes kendi suçunun sorumlusu" idi. Yani bir kimsenin işlediği suç için "Tevrat" pratiğine son verilmiş oluyordu. Bu tavır her ne kadar zenginleşen tüccarların işine yarasa da iki önemli sonucu oldu:

1- Tüm Mekke ve Medine aristokrasisinin Hz. Muhammed'e güçlü destek vermesi, ve bunun sonucu İslamiye-tin gerçek genişleme sürecine girmesine, 2-Asıl önemlisi, bireyin "kul olarak -bunu asla küçümsemeyin- tarih sahnesine atılmasına. Bireye, artık sen, asla bütünün bir parçası olarak kaybolup gitmiş biri değil, kendin olarak tarihin bir öznesisin denilmektedir. Evet, birey ya da kişi kendisi olarak kendi kaderinin efendisi idi. Uygulama Hz. Muhammed'den sonra böyle olmadı ama, atılım gerçekten bir devrimdir.

Hür irade ve Kader - Cebir ve Tefviz- tartışması Her insanın kendi fiillerinden sorumlu tutulması ceza ve infaz hukuku açısından çok önemli sonuçlar doğurdu. Yeni bir kavramın toplumsal yaşama girmesi, diğer tüm kavramların da (ticaretten, cezaya kadar) onunla eklemlenerek yeni bir örüntü kazanmasına neden oldu.

Ama sorun burada kalmadı tabii, insanları neden- sonuç ve illiyet bağıntısına göre önceden belirlenmiş yasal kurallan ihlal eden davranış, edimlerinden dolayı, hukuk dilinde fiil dediğimiz şey nedeniyle şahsen sorumlu tutacağız. Evet, fakat insan özgürlüğünün sınırlarının ne olacağı sorunu bu bağlamda yer almaz.

İslamiyet yavaş yavaş monarşiye, İslami terimlerle hilafet saltanata evrildikçe, irade özgürlüğü sorunu da gündeme geldi. Bu hemen Hicret'in 50. yıllarında başladı. Cebriyye akımı ki, bugünkü determinizme bire bir denk düşer.    (İnsan iradesi, maddi yaşamın üretim ve yeniden üretim süreci tarafından belirlenmiştir denildiğinde, burada bir belirlenimcilikten yani determinizmde bahsedilir. Bu maddi determinizm görüşüdür). Şimdi buradaki madde yerine Tanrı'yı koyun, o zaman bizim tüm amel ve amillerimiz Tanrı tarafından belirlenmiştir ve bunlar Levh-Mahfuz'da önceden yazılıdır. (Bu materyalist determinizm ile teolojik determinizm görüşü tamamen özdeştir). Bu görüşü ileri süren akım Cebriyye idi. Burada iki şey yapılmaktadır. "Hayır ve şer Allah'tan gelir" ise, iktidarı kötüye kullananların bu davranışlarından dolayı sorumluluğu olmazdı ve bir rejimin en önemli sorunu olan meşruiyet meselesi çözülürdü! İkincisi ise, insan aklının ve iradesinin kendi hayatına yön vermedeki acziyeti olup; her sorunun hadis ve sünnet, yani nakil ile çözülmesi idi.

Bunun karşısında olan ise Tevfizci veya Kadriye veya Kaderiyeci görüştür. Bunlara göre. insan iradesi özgürdür. O kendi hayat sürecini özgür iradesi ile biçimlendirir, seçme özgürlüğüne sahiptir. Tanrı bunlardan günah olanları cezalandırır. Bu nedenle kâfir ilan edilerek cezalandırılmaları istenilen kimseler için, "onların durumunu Allah'a bırakıyoruz" derlerdi. Muaviye, Hucr b. Adıy ve arkadaşlarından Hz. Ali'yi tekfir etmelerini isteyip, ret cevabını alınca, onları siyasi suçlu kabul ederek öldürttü. İşte zamanla egemen hale gelen ve özgürlüklerin gelişmesine set çeken bu akım meşhur Eşari kelamı olarak da anılır. Bu kelamın ilanı 873 yılı olup, sistemleştiren İmam Ga-zalı'dır.

Hemen belirtelim ki, Esna-i Eşariye Şiiliğine göre. insan ne cebrin ne de tevfızin etkisinde olmayıp, insan cebir ve tevfiz arasında muhtardır. Ünlü mütekellim Kuleynı "Usul-u Kâfı"de bu hususu uzun felsefi derinlikte işler.

Tabii bu sorun kilise babalan arasında daha önce ve ondan önce de Aristo tarafından tartışılmıştı. Aristo'nun Liberum Arbıtrıum (Özgür İrade) fikrine sadık kalınarak yoğun tartışmalar yapılmış ve Ortaçağ Hiristiyan teolojisi bu meseleyi çok önce çözmüştü. Sn. Thomas, Sn. Agustin, Boetheius, Duns Scotus... vb. gibi düşünürler hep şunu söylediler: "İradenin kendisi dışında iradeyi nüfuzu altına alacak başkaca bir şey yoktur". "İradenin özgürlüğü eylemin özgürlüğünden ayrılmaz". İnsanları şunu veya bunu yapmaya zorlayabiliriz ama "şunu veya bunu istemeye zorlayamayız", bu nedenle istenç özgürlüğü asıl ve kaçınılmazdır. Her türlü "tahditten azade iradenin kendiliğindenliği" kişiliğin kendisizleşip, filisten hale gelmesini engellemenin tek yoludur. "Ya irade vardır ve zorlama yoktur; ya da zorlama vardır ve iradi fiil yoktur". Tabii ki saltık irade hayvansaldır ve insanın aklı olmaksızın özgür seçimi olamaz. Hemen anlaşılacağı gibi, bu düşünsel serüven rasyonalizmle sonuçlanır.

Mürcie ve Mutezile.

İşte, "dininiz aklınızdır, aklınız da dininiz-dir" (diyebilecek kadar gelişen tartışmalar İslam dünyasına ister istemez taştı.

Burada İslam tarihinin gelişiminin anlatılması imkânsızdır. Ama cezalandırmalar açısından gerek Emeviler ve gerekse Abbasiler döneminde, kolektif ceza ve toplu yok etmeler, Arap-Mevali arasındaki ayrık uygulamalar devam etti. Sadece Harici ayaklanmalarım ve Müslüman olduğu halde Mevali olduğu için haraç vermek zorunda bırakılanların (Mevali-Müslüman olan ama Arap olmayan demek) isyanım bastırmak için Basra (İrak) valisi olan (685) Haccac'ın 400 bin kişiyi sorgusuz yargısız kılıçtan geçirttiği söylenir. (Bu konu için en iyi kaynak Doç. Dr. Sönmez Kutlu"nun "Türklerin İslamlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri" isimli eseridir.) Haccac caminin mimberine çıkar ve haraç vermeyen Mevaliye ve cemaate şöyle seslenir;"Koparılmak için olgunlaşmış başlar görüyorum, o işi yapacak kişi benim," der.

Hz. Ali ile Hz. Osman ve Muaviye arasındaki çatışmalara katılmayan Sıffin ve Camel Savaşı'nda tarafsız kalan sahabenin şiddet sevmeyen tavrı zamanla "Mürcie" akımının doğmasına neden oldu. Bu akım  sonra gelişerek "Mutezile" mezhebinin doğmasına yol açtı. Aslında bu iki akım ve tüm İslam mezhepleri, bizim bugün hukuki terimlerle sürdürdüğümüz insan özgürlüğünün sınırları ve devletin ceza yetkisinin kapsamının "sadece dini terimlerle" tartışılmasıdır. Mürcie ve onun devamı olan Mutezile, "büyük günahların sahibine ait olduğu ve dolayısıyla cezalandırılmayacağını" söylerken, diğer mezhepler Harici, Hambeli. Maliki vb. bunları münafık olmakla "Allah adına" tabii ki siyasi iktidarca cezalandırılmasını savunuyorlardı. Olay şöyle gelişti: Hasan-el Basrî bir gün Basra Camisinde ders verirken bir adam gelir ve "büyük günah işleyenlerin, bazılan tarafından kâfir olarak vasıflandırıldığını, günahın imana zarar vermeyeceğini iddia eden bazıları tarafından ise tekfir edilmeyip mümin sayıldığını" söyler ve bu mesele hakkında kendisinin hangi görüşte olduğunu sorar. Hasan el-Basrî vereceği cevabı zilininde tasarlarken, öğrencilerinden Vâsıl b. Ata (öl. 748) ortaya atılır ve büyük günah işleyen kimsenin ne mümin ne de kâfir olacağını, bilakis bu ikisi arasında bir yerde, yani fasiklik noktasında bulunacağını söyler. Halbuki. Hasan el-Basrî büyük günah işleyenin münafık olduğu kanaatindeydi. İşte bu hadiseden sonra Vâsil b.Ata. Hasan el-Basrî'nin ilim meclisinden ayrılır (bir rivayete göre de hocası tarafından dersten uzaklaştırılır) ve arkadaşı Amr b. Ubeyd (öl. 144/761) ile birlikte caminin başka bir köşesine çekilerek, kendisi yeni bir ilim meclisi oluşturup görüşlerini anlatmaya başlar. Bunun üzerine Hasan el-Basrî, "Vâsıl bizden aynİdı (Kadi'tezele anna Vâsıl)" der. Böylece Vâsıl'in önderliğini yaptığı bu gruba Mu'tezile adı verilir.

(Ab-dulkerim es-Sehristanî, el-Milel ve'n-Nihal, Beyrut 1975, 1/48; Abdulkâhır el-Bagdadî, el-Fark Beyne'l-Firak, çev. E. Ruhi Fıglali, İstanbul    1979, s. 101,104).

Mutezile daha sonra görüşlerini geliştirerek önemli bir İslam akaidi haline gelir. Konumuzu yakından ilgilendiren akıl- nakil çatışmasında akla önem verilmesini ileri sürerek, bir yandan İslam rasyonalizmine yol açarken, diğer yandan aslında katı hukuka bir son vermek iddiasındadır.

Diğer önemli gelişme Kuran'ın mahlûk olup olmadığı konusunda düğümlenir. Meşhur "halku'l- Kuran" meselesi.

Engizisyon ve Mihne.

Engizisyonu diğer yargılama biçimlerinden ayıran, kullanılan acımasız infaz yöntemleri değildir. Hatta vahşet açısından engizisyonu ezip geçecek çok yargılama yöntemi vardır. Engizisyon asıl olarak, bir norm ihlaline dayalı fiile bakılarak cezalandırma yerine, dinsel akaide ve eskatolagyaya aykırı fikirlerin cezalandırılmasıdır

Dünyanın yuvarlak olduğunu söylediği için Galileo'nun sorgulanmasını ve Guardino Buruno'nun fikrinden dönmediği için l60l'de Roma"nın çiçek meydanında yakıldığını biliriz. Ama engizisyon uygulamasının aynısının, hatta belki de daha acımasız biçimde İslam tarihinde olduğundan habersizizdir.

Abbasi Halifesi Mem"un, 813 yılında kardeşi Emin'i on binlerce kişinin acımasız bir iç savaşta ölümüyle halledip, hilafetini ilan ettikte, Mutezile'nin görüşlerim devletin resmi görüşü haline getirdi. Yüzlerce alim. din adamı, imam sorguya çekildi. Tüm ulema devlet zoru ile görüş değiştirdi. Bir tek Ahmed b. Hambel  (ölümü: 855) direndi. Hambeli mezhebinin de kurucusu olan Hambel bu yüzden olmadık muameleye tabi tutuldu.

Aynı uygulamalar Me'mun'dan sonra iş başına gelen halife Mu'tasım (833-841) ve onun yerine geçen el-Vasık (841-846) zamanında da devam etti. Olayların devamı birçok tarih kitabında, hilye ve biyografilerle mevcut.

Asıl facia daha sonra geldi, Vasık'tan sonra halife olan Mütevekkil bu defa Mutezile görüşlerini yasakladı. Hayatta kalabilmek için zor bela Mutezile'ye meyleden bürokrasi cihazı, dönmüş ulema ve halk ne yapacağını şaşırdı. Tersine kıyımlar başladı, hem de yapılanlara medet okutacak türde.

İnfaz ve işkence o kadar sistemleşti ve akıl almaz duruma geldi ki, yaratıcı gücünün sınırlarına halen erişilememiştir. Şair Hüzai'nin (bazı kaynaklarda alim, felsefeci olarak da geçer) ölüsü 2 yıl Bağdat'ta ağaçta asılı bırakıldı. Önce sol kol, sonra sağ bacak kesme gibi çapraz infazlar. Taşlatarak

Öldürme, derisini yüzerek yerine tuz ekme (bu, şair Nesimi'nin infaz şekli olup, çok sonraları Tatar Memluklerince yapılmıştı) gibi inanılmaz yöntemler benimsenmiştir.

Şimdi kötü bir muamelenin bile bir şekilde gündeme geldiği ve bunun da en azından yasal olarak giderilmeye çalışıldığını biliyoruz. Batı coğrafyasında, bu hakların Magna Carta'dan beri süregelen mücadelelerin ürünü olduğunu da biliyoruz. Fakat bu coğrafyanın, söz konusu hakları hiç mücadele etmeden, ona bahşedilmiş şekilde aldığını sanırız. Bu bilinç burkulmasının nedeni, batı kaynakları ve haklar tarihi ve anayasal hareketleriyle eğitilmememiz olduğu kadar, bu coğrafyanın tarihi ile - özellikle dil hareketleri ve kaynak kıyımı  sayesinde- bağımız  fiilen kesilmiş olmasındandır.

İnsanın tarihte olanlara bakınca, şimdiki yönetimlere şükredesi geliyor, ama değil, sadece iki büyük dünya savaşında yaşanan barbarlık, durumun hiç de sanıldığı gibi. olmadığını gösteriyor. Ayrıca başımıza daha beterlerinin gelmeyeceğini söyleyemeyiz.

Fransız devriminin önderlerinden Sn. Just'un söylediği gibi, aslında: "Suç işlemeden hiçbir devlet yönetilemez".

Kaynakça:

1- İ Gillson. "Ortaçağ Felsefesinin Ruhu."

2 - Kuleyni, "Usul-u Kâfi."

3- Taberi      a- -"Mille!ler ve Hüküııularlar Tarihi". b-"Tarih-i Taberi."

4-  S. Kullu. "Türklerin İslamlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri".                                      

5- P.K    Hitti. "İslam Tarihi".

6- "islam Ansikfopetlisi". ( MEB)

7 - P.M. Holt, , ,A.K. Lampton, B. Lewis, "İslam Tarihi".

8- Abdülbaki Gölpınarlı "Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik" ' 9- M.G. Hudgson, “ İslamın Serüveni".

10- Y.K Aydınlı. "İslam Tarihi",

11- www. Enfal.de/indeks. htm

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar