Tarım News
İstanbul
DOLAR18.6349
EURO19.4274
ALTIN1059.1
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

MEDRESE GALERİSİNDE BİR SÜPER MÜRŞİD -1

Türkiye’nin siyasal ve sosyo- kültürel tarihini 50 yıldır izleyen biri olarak bu sayfada yazılar yazıyorum. Bir süre önce Osmanlı sarayında ramazanda verilen bir Huzur-suzluk dersini yazmıştım. Gene şehr-i ramazan hürmetine bugün de medrese galerisinin bir portresini tanıtayım istedim. Bu yazım da bundan üç sene önce çıkan PUT ADAM kitabından hareketle fikir yürütmek olacaktır. “Eski Bir Türk Subayı” takma ismiyle yayınlanan bu kitap aslında yakından tanıdrığımız İslamcı mütefekkir Necip Fazıl’a aittir.

Tüm devrimlerde görüldüğü gibi bizim Cumhuriyet devrimleri de büyük bir travma yaratmıştır. Çünkü Batı gibi henüz sekülerleşmemiş toplum üzerine gelmiştir. Bizim gibi imparatorluk bakiyesi toplumlarda yaşanan bu sosyo-kültürel değişim başlıbaşına bir olgudur. İslamcı-dinci- muhafazakar ve milliyetçi- muhafazakar gibi sıfatlarla anılan yapılar, modernizme tavır alırken öncelikle dil - kavram üzerinden ideolojik savrulma yaşarlar. Bu savruluşa Tanzimat, meşrutiyet ve Cumhuriyet açık bir örnektir.

Şimdilik diğerleri bir yana bırakılarak İslamcı cenahın tipik bir portresi üzerinde duracağız: Necip Fazıl (1904 –1983). Cumhuriyetin ilk yıllarında Fransa’ya gönderilen öğrenciler arasında olup (1924), kumar ve kadın tutkusu yüzünden bursu kesilip iade edilen Necip Fazıl, gençliğinde mürtecilerin yeşil kanını kurutacak kadar tutkulu bir Atatürk ve devrim havarisi idi. Daha sonra küfür yobazlığından din yobazlığına, şairlikten düşünürlüğe, cinli perili “hafakanlara” sürüklenir. Kemalizmin stepnesi olduğu yılları inkar ederek, tüm zihin melekelerini çöp sepetine atar.

Atatürk öldüğünde 34 yaşında olan Necip Fazıl’ın kimlik ve kişilik analizi buralara sığmaz, ancak Gazi’nin ölümü ardından Cumhuriyet’te tam sayfa çıkan, “O Türk’e hem Türk’ü hem Avrupalıyı inandırabildi” başlıklı yazısından bir parça verelim:

“… Son onbeş gündür her sabah yatağımızdan kalkıp Dolmabahçe sarayını yerinde bulduktan sonra, ona varlık ve mana izafe eden unsurun yok olduğuna inanabilmek, yaman bir idrak işkencesi. Atatürk’ten bir parça halinde kalan birçok şey arasında onun yokluğu, merkezi olmayan bir daire tasviri gibi, içinden çıkılmaz bir muhal hissi veriyor. Fındığın kabuğunu kırmadan içini yiyen korkunç bir sihirbaz edasıyle ölüm, Atatürk’ü, hüviyeti etrafındaki bütün zarfa el değdirmeksizin aldı götürdü.

(…) Bütün dünyada, kralına anası kadar yanacak kimse yoktur. Bu zalim ruh kanununa rağmen bu defaki ölüm, vatanın her evinden çıkmış kadar göze büyük göründü. Bu defaki ölümü hepimiz, fiili ve şahsi bir mülkiyet kaybı ifadesiyle duyduk. İçtimai ölüler arasında her evin ölüsü olabilmiş kahramanlar, tek eldeki parmak sayısından daha azdır. Osmanlı imparatorluğunun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir ihtirama hedef olabilmiş hükümdar yoktu. Avrupa’nın en büyük mümessillerle Ankara’ya koşmuş olması gösteriyor ki Garp, Atatürk’ün şahsında Türk ehliyet ve kıymetine artık inanmıştır. Milli kahramanın ölümü karşısında da hiçbir protokol kaidesinin almadığı ve hiçbir Garplının bir yabancıya göstermediği bir hürmetle şapkasını çıkarmaktadır. Atatürk’ün gözleriyle görmediği bu manzarayı biz yalnız gözlerimizde bırakmayarak keskin bir delalet halinde şuurumuza sindirmekle mükellefiz: O Türke hem Türkü, hem de Avrupalıyı inandırabildi.

(...) Tanzimat eğer tabii seyrinde devam etseydi belki daha asırlarca, Atatürk’ün vardığı telakki ve cesaret merhalesine ulaştıramayacaktı. Filhakika bütün müesseseleriyle Türk cemiyetine aşılanan garb, Türk toprakları üzerinde iktisadi, ilmi ictimai sahalarda büyük muvaffakiyetlerle yemişini vermeye başladı. Kurtuluş zaferini takip eden merhalede kanun, şapka, harf, yol, fabrika, banka, mekteb, ordu, bütün aletleriyle vatana tatbik edilebilmiştir. Şu kadar ki, yalnız müsbet bilgiler ve maddi aletler manzumesi telakki eden ve ruhî planda garbın da bizzat kendi kendini aradığını bilen bir fikir adamı gözünde bu hareket, kıymet hükmünü saran bin bir çetin dâvâya karşı, nihayet madde planında büyük bir ıslahatçılık hareketi olmaktan ileri geçemez. Fikir, ahlak ve sanat cepheleriyle yepyeni, istiklalli ve şahsi bir cemiyet binası işiyle de bir tutulamaz. İkinci merhale Atatürk’ün ıslahatçılık tarihimizin en büyük çehresidir. Fakat ilk merhalenin Atatürk’ü aynı soydan hadiseler arasında, bütün beşer tarihinin en ulvî ifadesini taşır..."(Cumhuriyet 26 Kasım 1938).

Eskilerde kalmış bu Mustafa Kemal övgüsü ardından Necip Fazıl'ın PUT ADAM kitabına gelelim. Bir Atatürk biyografisi daha doğrusu küfürnamesi olarak tasarlanan bu kitap, kendi ölümünden 50 yıl sonra yayınlanır. 1968’li yıllarda yazıldığı halde, Türkiye’de basılamayınca 1977 yılında “er-Racül’s- Sanem” (Put Adam) adıyla Arapça olarak Beyrut’ta yayınlanır. Türk okuru da kitaptan ancak 2019 yılında haberdar olacaktır. Necip Fazıl’ın kimlik ve kişiliği az çok bilinirdi, fakat Atatürk üzerine kin ve nefretinin bu kadar müseccel ve müptezel olduğu tahmin edilmezdi.

Kitap okununca görülür ki Abdülhamid ve Vahdeddin kitabı gibi hissiyata, nefrete ve yetersiz bilgiye dayalı gerçek dışı bir küfürname olduğu görülür... İlk 50 sayfası Mustafa Kemal’in anası babasının belirsiz, yani “piç” olduğu zırvalarıyla başlar. Sağlığında kin ve nefreti bilinse de, böyle iddiaları duyulmamıştı. Bu kitabı, çocukları bile yayınlamaya cesaret edememiş olmalı ki, iktidarda bulunan eski tilmizleri sayesinde gün ışığına çıkarılma zamanı geldiği düşünülmüş olmalı. Atatürk’ün manevi şahsına hakaretten re'sen harekete geçecek bir yargıcın çıkması, üstünün örtülüp toplatılması için üç ay beklemek gerekecekti.

Kendi öz adını kitabına koyamayan bu yazarın Atatürk nefreti ve haçlı kini meğer anadan doğma ve kalbinde gizli dururmuş. Medrese öğretisi ve hurma kültürü için müfterilik dahil her yalan ve çarpıtmanın fantezi değil, bir “lanet” diskuru olduğu iyice ortaya çıkacaktır. Medrese ve tarikat öğretisinin kuru kibirli ortaçağ hamaseti, gerçeği karalamak için iftira ve komployu her zaman baş sermaye yapmıştır.

Kitabın ayrıntılı incelemesini geri bırakırsak, ilk bölümü tamamen Atatürk'ün nesebi gayri sahih, yani “piç” olduğu tezine ayrılmış görünür. Falih Rıfkı ve Şevket Süreyya’dan aldığı metinleri sıkılıp utanmadan çarpıtarak kendi anladığı şekle sokar. Halbuki Mehmet Ali Öz, Selanik arşivlerine inerek yazdığı biyografik eserinde, Mustafa Kemal’in 400 sene önceki atalarının Konya/Karaman'dan Rumeli'ye göçürülmüş evladı fatihandan Türk ve Müslüman bir aile olduğunu tescillemiştir...

Süper Mürşidimizin asıl kuru hamaset zırvaları Cumhuriyet sonrası Çankaya Köşkü ile ilgilidir. Kendini tavana asarak dünyayı tersten okuyan yarasa kültürü, içki kumar ve kadın metaforunu devreye sokmadan asla rahat edemez. Ayrıntıya girmeden şu notu hemen verelim. Süper Mürşidin gözüne ilk takılan şey Çankaya’nın fuhuş alemleri ve fahişe portreleridir. Say sayabildiğin kadar...

Sultanahmet mitinglerinin cesur kadını Halide Edip bulunmaz bir fahişe örneğidir. Önce Ziraat Mektebi Mustafa Kemal karargahında, daha sonra Sakarya cephesinin subay çadırlarını dolaşarak mesleğini icra eder. Kocası Dr. Adnan Adıvar hem Sağlık Vekili hem Aziz Mahmud Hüdai soyunun bir evladıdır. Yani bu tarikatın torunu sayılır. Bu adam Hem karısının rezaletlerine seyirci kalır, hem bir “gavat” durumundadır...

Süper Mürşid’in Çankaya köşkünü fuhuş merkezi yapabilmesi için kendisi gibi megaloman ve ahlaksız birine ihtiyaç vardır. Şizofreni ve ahlaksızlığı kendi yaşamıyla tescilli Dr. Rıza Nur’un anıları imdadına yetişir. Burada geçen uçkur hikayeleri bizim Hurma kültürünün ağzını sulandıran şeylerdir. Yazılanlar okununca, Rıza Nur'dan daha müseccel ve müptezel kopyasının Necip Fazıl olduğu anlaşılır. İşte size hayasızca üretilmiş zırva üstüne zırvalar:

Meğer Hariciye Vekili Dr. Tevfik Rüştü Aras evini Mustafa Kemal’in keyfi için genelev haline getiresiymiş. Ruşen Eşref’in hanımı zaten eskiden beri metresi olurmuş. Güzel bir kadın profesör varmış ki (Afet İnan), onun yatağına daha erken yaşlarda takılasıymış...

Sarışın Paşa'nın Çankaya Köşkünde öyle sefahat alemleri, danslı müzikli öyle fuhuş alemleri yaşanır ki, şimdiye kadar ne Osmanlı hareminde ne Muaviye sarayında böylesi rezaletler görülmemiştir. Çar Nikola'nın sarayında bile. Bir eksiği varsa o da oğlancılık... Sanki Binbir Gece masalları. Hem Maun müselmanı hem mütefekkir bir şairin en çok kullandığı sözcükleri merak edebilirsiniz: “Puşt, pezevenk ve gavat.” Bu fuhuş ve sevicilik rezaletleri hayatının bir parçası olmalı ki sanatçı diliyle böyle canlı tablolar yaratabilsin! ..

1920'ler Ankara kasabasında karısını o adama bizzat sunan ve suçüstü yakalayan “pezevenkler” arasında kimler yok ki... Maarif Vekili bizim Hamdullah Suphi, Hariciye Vekili Dr. Tevfik Rüştü Aras, Ruşen Eşref ve Fethi Okyar’dan tutun, Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa ve Kazım Orbay’a kadar...Otuz iki kısım tekmili birden.

Medrese öğretisi ve Hurma kültürü denilen gayya kuyusunun ahlak ve fazilet serüveninde, iftira dahil tüm zırvaları bu kitapta görebilirsiniz. Ancak bunları yazan adamın mütefekkir değil, meyhane külhanbeyi olması gerekir. Çünkü külhanbeyinin de bir raconu olmalı. Bu ağzı bozuk lafların yazılabilmesi için, bir paranoya ve megaloman karakteri dışında, meğer bir de namazlı niyazlı Maun Müslümanı olmak gibi yüksek seviyede bir meziyet de gerekirmiş. Bu müseccel ve müptezel kalem, işte bir zamanların erken cumhuriyetinde Kemalist yalakası iken, gün gelip döneklik travması ve hafakanına yakalanan bir şair portresi olasıymış?!. (DEVAMI VAR).

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar