Tarım News
İstanbul
DOLAR18.6385
EURO19.4025
ALTIN1060.2
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

KÜLLİYE SARAYI İÇİN BİR LAİKLİK  VE GALİLE  HİKAYESİ -2

Bundan önceki bir yazıda Galile üzerinden bir laiklik masalı anlatmıştım.

Şimdi de gene Batı'da yaşanan aynı serüvenin devamı olarak bir laiklik masalı anlatalım...

Masal diyorum çünkü, nasıl çocuklar masalı severse, düşüncenin çocukluk çağından çıkamamış toplumlar da masal dinlemeyi severler.

Bu masal da gene bizim dışımızdaki Batı ikliminin ürünüdür, anavatanı Fransa, amentüsü de İnsan Hakları Bildirgesi’dir (1789). Bildirgeye göre herkes yasalar önünde eşit sayılmış, din adamlarının imtiyazları kaldırılmış, egemenlik kiliseden halka geçmiştir. Fransız ihtilali bütün dünyaya öyle bir bitki ihraç etmiştir ki, kökleri kendi topraklarında kalmış, ama ekildiği kültüre göre çiçek açmıştır. Sekülarizm/sekülerlik denilen olgu Protestan / Anglikan inancının, Laiklik de Katolik / Ortodoks inancın meyvesidir.

Fransızların özgürlük ideali, İngiliz ve Atlantik ötesi laisizminden farklı gelişir; çünkü ikisinin özgürlük anlayışları, kaynakları ve deneyimleri farklıdır. Fransız Devrimi, feodal geçmiş karşısında toplumsal ve radikal kopuşu öngördüğü için siyasal ve kurumsal anlayış çağın yükselişini simgelemiştir. Fransız toplumu hiç yararlanmadıkları özgürlük ve eşitliği elde ederken, birey haklarına öncelik tanımıştır. İngiliz devriminde ortaya konan toplumsal adalet de Fransız devriminin eşitlikçi ve öncelikli amacıdır. Fransız devrimi, felsefi tartışmalar ve siyasal gelişmelerle içiçe geçmiş, din-siyaset ilişkisini kökünden koparmıştır. Fransız devriminin toplumsal ve ekonomik kökleri İngiliz devriminden daha derin ve kapsamlıdır; ufkunu geçmişe değil geleceğe çevirdiği için ilerleme öğretisi de ondan güçlüdür.

Atlantik ötesi Amerikan devrimi ise kolonilerin sınıfsal çelişkisinden doğmuş olup, 17. yüzyıldan sonra İngiltere’den yeni kıtaya göçen prüten toplulukların, İngiliz boyunduruğuna isyanıdır. Fransa ve İngiltere gibi feodalite mücadelesi bulunmaz, çünkü bu mücadeleyi göçüp geldiği İngiltere topraklarında daha önce yapmıştır. Amerika kurulduğu yıllarda feodalitenin ekonomik ve düşünsel boyutları aşılmış, sanayi devriminin bir önceki basamağı olan ticaret burjuvazisi oluşmuştu. Amerikan devriminde toplumun daha önce kazanıp yitirdiği özgürlüğe yeniden kavuşma mücadelesi yatar. Fransızlar gibi Amerikalılar da sistemlerini geçmiş tarihleriyle bağlantılı olarak düşünmüş; kurumlarını oluştururken, bağlantıdan kurtulduğu yönetim tarzını dikkate almıştır.

Amerikan sisteminde bağımsızlık ön planda ve kamu görevlileri halkın vekili olduğu için, yaptıkları işlerin hesabını halka verir; yasama ve yürütme gücüne sahip olanların iktidar gaspını önlemek için de seçimle değiştirme yoluna gidilir.

Fransız laisizminin İngiltere ve Amerika’dan farkı Katolik Kilisesinin rolünden kaynaklanır. Avrupalı aydınlar, kiliseyi dini olmaktan ziyade siyasi bir düşman olarak görmüşlerdir. Çünkü Katolik kilisesi arazi ve hazine olarak büyük zenginliğe sahip, aşırı derecede güçlü bir kurumdu. Vatikan mutlak hakikat kaynağı sayılıyor, keşişlerin otoritesi sorgulanamıyordu. Fransa’daki despotik monarşi kiliseye yakın olduğu için Jakobenler hem kiliseyi hem krallığı ortadan kaldırmak istemiştir. Kral XVI. Louis despotluktan uzak görünse de, devleti kilisenin etkisinden kurtarmak için monarşiyi ezmeleri ve dini kamusal alandan çıkarmaları gerekiyordu.

Fransız devriminin önceliği kamu yararıydı. Doğal hakların ayrılmaz parçası olan toplumsal refah, tüm yurttaşların aynı yasalara eşit ölçüde bağlı olduğu hak eşitliğiydi... Eşit insanlar arasında yalnızca yetenek ve yeterlilik kamusal tercihlere haklılık kazandırırdı. Eğitimin uyandırdığı coşku, aklın yönetiminde değil hurafeler için tutuşuyorsa, o zaman özgürlük güvencesinden yararlanılmazdı. Fransız laikliğinin daha köklü vazgeçilmezi Cumhuriyetçiliktir. Bu devrimin Kral ve hanedan karşıtlığı ve tarihi yorumlayışı buna dayanır. (Fransız devriminin Türk modernizmine en belirgin yansıması eğitim ve kültür alanında olmuştur.)

Sekülerlik ile laiklik arasındaki farka gelince. Seküler kavramı toplumla ilgili, laiklik ise devlet veya devlet düzeniyle ilgili demektir. Latince asıllı “laikos”tan türetilen laiklik, kök anlamıyla çağdaşlaşma demektir. Çağdaşlık ise bir kurum veya toplumun, insanlığın o konuda ulaştığı son anlayış düzeyine getirilmesidir. Niyazi Berkes de Çadaşlaşma kavramını bu anlamda kullanır. Şu halde laiklik ve sekülerlik kavramları, aynı düşüncenin birbirini tamamlayan, onu daha açık görmemizi sağlayan iki yüzüdür.

Fransız laisizmi, devletin örgütlenme ve işleyişini nelerin belirleyemeyeceği, sekülerlik ise nelerin belirlemesi gerektiğini ifade eder. Daha sivil temelli (katılımcı), daha sivil tarihli (liberal) ve evrimci Anglo-Sakson sekülerliği; farklı süreçler geçirmesine rağmen, temel hedefte Fransız laisizminden farksızdır. Çünkü ikisi de aydınlanma felsefesinin siyasal ve toplumsal yapıyı dünyevileştirme, kilise/din dogmasını sorgulayıp aklı özgürleştirme projesidir. O halde sekülerleşme ile laisizm arasındaki yüzeysel farklar, teorik planda aynı düşüncenin birbirini bütünleyen iki yüzüdür. Sekülerliğin aydınlanma versiyonu da laisizm kadar ideolojiktir.

Sekülerliğin en basit ve genel tanımı, dinsel kurumların, dini pratik ve düşüncelerin toplumsal yaşamda geçerliliğini yitirmesi demektir. Kuramsal içeriğe gelince; “... hem modern çağın özünün dine karşı olduğunu kabullenerek, hem ilerleme ve gelişmenin bu yolla sağlanacağına” inanarak laisizme uyum sağlamıştır. Batı insanı laiklik yüzünden akılcı olmuş, bilim ve fende ilerleyip modernizme erişmiş değildir; insan aklını bilgi kaynağının temeli saydığı için önce metafizikte sonra bilim ve teknolojik ilerleme sonucu laikleşmiştir. Bu hedefe Fransızlar bilinçli müdahale İngilizler evrimci yolla ulaşmıştır. Kamusal alanın tapusu laisizmde devlete sekülarizmde topluma bırakılmıştır.

Fransızlar devrimin doğal gereği olarak radikaldir. İngilizler ise, patrisyen- plep kültürünün etkisiyle ruhbana uyumlu görünse de, ikisinin vazgeçilmezi de, “ zihnindeki dinsel baskının kaldırılıp çağdaş değerlerle” donatılmasıdır... Fransız laikliğinin gerekçesini " Devlet ve Kilisenin Ayrılma Yasası" şöyle koymuştur (1903):

“... Devletin din eğitimini diğer eğitim türleriyle birleştirmesi, inanç ile aklı, doğayla bilimi aynı kefeye koyması; çocukların haklarına tecavüz etmesi ve milleti oluşturan gruplardan bir tekinin görüşünü diğerlerine dayatması anlamına gelir..”

Magna Carta’yı doğuran (1215) İngiliz ikliminde kral ve kiliseye karşı ilk isyan eden, general Oliver Cromwel (1599-1658) olmuştur. Aynı zamanda dindar bir prüten olan Cromwel, bir gün Katedralde vaaz/ayin dinlerken papazın akıl dışı sözlerine dayanamayıp, Cemaatin içinde ayağa kalkarak başpapaza bağırır: “Kes ulan şu zırvaları in aşağI!” Bu sözler insan aklı ve toplumsal düşüncenin travma vaziyetidir. Cromwel’in bu isyanı sonunda Kral Charles Stuart başı kesilerek idam edilmiştir (26 Ocak 1648).

İngiliz monarşisi kralın idamından sonra ikinci bir ihtilal daha yaşamadı. Kralın mutlak egemenliği Baron denilen soylular adına ilk defa Magna Carta (Büyük Özgürlükler Fermanı) ile daha önce kısıtlanmıştı (1215). (Bizim Tanzimat Fermanından 624 yıl önce). XVII. yüzyıl sonlarına gelince, İngiltere’de kral ve etrafında yozlaşan despotizm karşısında toplum epey yol almıştır. Muhalif partiler kurulmuş, sivil toplum ve özgür basın doğmuş (The Times 1785), özerk bir kamusal alan ortaya çıkmıştır. İngiliz toplumu cemaatten modern cemiyete evrilmiştir.

Kısacası İngiltere’de din ile dünya işleri 500 sene önce ayrılmış; Angilikan Kilisesi kendi köşesine çekilmiştir. Cromwel yönetimi beş yıl sürdükten sonra, yarı monarşiye dönülmesine rağmen, onun getirdiği kamusal anlayıştan geriye dönülmemiştir.

Olaya kategorik baktığımızda, Laiklik de sekülerlik de siyasal, hukuksal ve dünyevi olarak toplumsal yapının dinden bağımsızlaşması demektir. Seküler kavramını ilk kullanan Britanyalı George Holyoake (1846), bu kavramın dinle ilişkisini şöyle tanımlamıştır:

“...Sekülerizm, Hıristiyanlığa karşı değil, ondan bağımsız bir iddiadır. O Hıristiyan iddialarını sorgulamıyor, onların dışında başkalarını geliştiriyor. Sekülerizm, başka yerlerde insanın arayışlarına rehberlik edecek, ışık tutacak bir kaynak yoktur da demiyor. Fakat seküler (dünyevi) gerçekte de böylesi bir ışık ve rehberlik bulunduğunu öne sürüyor...”

Fransa’da yeşeren Cumhuriyetçi/ devrimci geleneğin kök paradigması, öncelikle din ve ahlak ilişkisine dayanır, ilk planda kendini eğitim alanında gösterir. Ferdinand Boison Fransız laikliği için (1903), ilk olarak eğitimi öncellemiştir:

“... Devletin din eğitimini diğer eğitim türleriyle birleştirmesi, inanç ile aklı, doğayla bilimi aynı kefeye koyması; hem ebeveynlerin hem çocukların haklarına tecavüz etmesi ve milleti oluşturan gruplardan bir tekinin görüşünü bütün milletin ortaklaşa kabul ettiği bir gerçekmiş gibi dayatması anlamına gelir. Böyle durumda devlet Papalık rolüne soyunmuş olur...”

Devlet, ahlak ile herhangi özel bir dinin ilkelerini birbirinden ayırır ve her inanç, dışarının bir etkisi olmadan bireyin kendi aklına ve vicdanına bırakılır. İslamcı teorinin seküler düşünceye uyum sağlama zorluğu üzerine sadece biz kafa yormuş değiliz. Kafa yoranlardan biri de Katolik düşünür rahip Tocqueville’ dir. Ona göre bu uyumsuzluk doğrudan Kur’an ve İncil üzerinden kıyaslanarak açıklanır:

“...Kur’an’ın koyduğu yalnız dini öğretiler değildir; aynı zamanda siyasi ilkeler, ceza kanunu ve medeni kanundur. Oysa ki bizim İNCİLLER yalnızca insan ile Tanrı ve insan ile insan arasındaki genel ilişkilerle ilgilidir. Bunun ötesinde bir şey öğretmez, insanı bir şeyi inanmaya zorlamaz.. Bu bir neden bile, Hristiyanlığın tüm çağlarda ve bu çağda da hüküm süreceğini, İslamın ise aydınlanma ve demokrasi çağında gücünü uzun süre koruyamayacağını göstermeye yeterlidir....”

Rahip Tocqueville’nin bu analizi İslamcı teoriyi de yorumlamaya elverişlidir. Fransız sistemini baskıcı/ jakoben bulup güya İngiliz sekülarizmine heveslenen, başı sonu ve anlamı belirsiz bizdeki Muhafazakar Demokrasinin temelsizliğini daha kolay anlarız. İngiliz demokrasisinde artık İncil’in hükümleri veya kilise azizlerininin sözleriyle amel edilmiyor, toplumsal yaşamın buna göre düzenleneceğine dair politik bir söylem de bulunmuyor. Halbuki, bizdeki İslamcı teori, bütün atomlarına kadar ŞERİAT özlemiyle doludur. Şeriat ise ashabı kiram döneminin zihin yapısıdır. Bu özlem içtihatlarla giderilemediği sürece, İslamcı toplumlar kıyamete kadar rehabilite olamazlar...

Bu noktada Aydınlanmanın sembol ismi Immanuel Kant'ı devreye sokmamız gerekir. Ona göre rasyonelleşme emaresi göstermeyen gelişmemiş kültürler analiz edilirken, ahlak felsefesinin temeline “rasyonel ilahiyat” denilen bir kavram konulur. Nedir bu rasyonel ilahiyat? İşte Kant'ın cevabı:

“... Akıl insanın en önde gelen yetisidir. Sadece düşünmeyi değil doğru davranmayı da sağlar. Çocukluk ise, insanın kendi aklını başkasının rehberliği olmadan kullanamaması halidir. İnançlara tolerans gösterilmelidir; ancak hoşgörüye mazhar olan inançların akla dayanan inançlar olması esastır; önyargı ve gelenekler aklın gereği değil, tarihten gelen özelliklerin ürünüdür. İnsanoğlu akla başvurarak toplumda var olan kötülüklerden arınabilir, kamu hayatını iyileştirebilir...”

Kant'ın bu rasyonel ilahiyat kuramından anolojik bir hükme varabilir miyiz? Yani İslamcı teorinin kıyısında köşesinde dolaşarak, biz de "rasyonel İslamcılık" diye bir kavram üretebilir, onu akılla buluşturamaz mıyız? İslamcı teori Allah'ın bize verdiği akıl ile neden buluşmasın ki? Akıl ile buluşmanın ahiretimize zararı ne ola ki? Uygar toplumlarla İslamcı teorinin temel farkı "akıl" denilen bu melekeyi işlevsiz bırakışımızdır. Şöyleki:

“.. Batı toplumlarında din ve kilise artık belirleyici işlevini yitirmiştir. Hayatın tüm alanını kültürel ve toplumsal bir gelenek ve sembolik bir değer olarak yaşamaktalar. Batı toplumları artık ne ahlaki ne siyasal olarak dine göre yaşamıyor, ahlakın da siyasetin de kuralları dünyevileşmiş/ sekülerleşmiş / laikleşmiş/ insanileşmiş, yani hümanist olmuşlardır...” (Devamı Cumhuriyet laikliği)

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar