Tarım News
İstanbul
DOLAR18.6366
EURO19.4129
ALTIN1058.9
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

İSMAİL HAMİ DANİŞMEND ÜZERİNE

"Tarihin Doğurduğu Adam" üzerine uzun soluklu bir yazı yazıyorum. Yakında paylaşırım. Bugün kütüphanemde bunun üzerine biraz kaynak taraması yapayım istedim. Rafları dolaştım. Meclis-i Mebusan ve TBMM zabıtları, Uzunçarşılı ve Danişmend arasında vaktimi geçirdim.

Aslında kitaplar da aynen insan gibi ara sıra okşanmayı bekleyen canlı nesnelerdir. Bir bilgi hazinesi bir bilgi çocuğu olarak onların da beklentileri vardır. Madem içime girip okumuyorsun, bari kapağımı kaldırın diye yüzünüze bakarlar. Onların sessiz dilini ne hissettiğini anlamak kolay değildir. Bilgi ve birikim ister. Sakın onları duygusuz bir eşya gibi görmeyiniz.

Yıllar önce aldığınız, rafınıza koyduğunuz kitapların da tıpkı bizim gibi duyguları vardır. Bazılarının gözlerinden şiir ve sanat güzelliği saçılır, bazılarının sayfalarında öfke ve kinler kusulur... İyi veya kötü onların duygusu içindeki bilgileri üreten yazarın bize üflediği nefeslerdir. Onların da içinde cins cibilliyet, kalite ve karakter meselesi vardır.

Bazı kitaplar ara sıra ziyaret edilir, bazıları var ki sık sık uğranılan dostlar gibidir. Bazıları da ağır oturur batman götürür, asaletleri yüzlerinden okunur. Tıpkı küheylanlar gibi sahibine göre kişnerler. Her kitabı okurken aslında yazarını tanımış onunla sohbet etmiş oluruz. Siz farketmeseniz de o sizi farkeder, o farketmese de siz onu anlarsınız. Gene de onların dostlukları insanlardan samimidir. Riyakar ve kalleş olanları çok azdır, çoğunluğu itibariyle içleri neyse öyle görünürler.

Bunları yazmak da nerden çıktı diyeceğinizi biliyorum. Söyleyeyim. Bugün gene İ.H. Danişmend'in Kronoloji 4. cildini karıştırırken 470. sayfa sonuna üstadın koyduğu bir not gözüme çarptı. Şunları yazmış:

"... Bu dört cildin telifi 1943 senesi 14 Ağustos cumartesi gününden 1952 senesi 20 Nisan Pazar gününe kadar 8 sene, 8 ay, 8 gün sürmüştür..."

Dile kolay. Sekiz sene emek verilmiş dört ciltlik bir eser. Kitabın ruhu dediğim şey işte burada yatan ömrün hikayesidir. Rahmetli Danişmend akademisyen biri değildi ama metodoloji ve ilginç imla titizliği ile yüzlerce akademisyeni cebinden çıkarırdı. Ciddi bir tarihçiydi. Öğrenciliğimde sohbetlerine katılırdım.

Burada bilgi deryası rahmetlinin akademik kimliği üzerinde duracak değiliz. Geleceğim nokta, tarihe bakışı, kimlik ve kişiliği üzerinedir. Dünyası muhafazakar - milliyetçi çizgide seyrederdi, eser ve yazılarıyla da Cumhuriyete uzak bir görüntü sergilerdi. Sivas Kongresinin en genç en aktif üyesi, hatta katibi olarak zabıtları kendi eliyle yazmış iken mandacılar safındaydı. Demek ki Mustafa Kemal'e daha baştan ısınamamış, hatta yoldaş olamamıştı. Sonradan da Atatürk ismine ısınamadı. Milli Mücadele ve erken Cumhuriyet üzerine en yetkili kişi olması gerekirken kalemini ölünceye kadar, hanedan için kullandı...

Erken Cumhuriyete gözlerini kapadı. Halbuki Cumhuriyet kendisinden daha milliyetçi, daha Türkçü hiç umulmaz bir devrim gerçekleştirmişti. Ona bu uzaklığı sağlayan ideolojik arkaplan, elbette ailesi ve Abdülmecid'in Şehzadesi Ömer Faruk Efendiye olan yakınlığı idi. Hanedan ve Saray taraftarlığı bundan doğmalıydı. Anadolu'da TBMM açılıp Milli Mücadele başlarken, Sakarya'da kan gövdeyi götürürken bu Danişmend Beyi Barselona konsolosluğuna tayin kararnamesi bekliyordu.

Kronolojisini 3 Mart 1924 Hilafetin kaldırılması ve halifenin yurt dışına gönderilmesi olayı ile sonlandırır. Ayrıca 4.cilt 710. sayfada şu notunu da görürüz :

"...Osmanlı devletinin sona eriş yılları içinde yeni devletimizin kuruluş hareketleri tam bir ihtilaf halinde bulunduğundan, yeni devletin izahlı bir kronolojisinin biran evvel yapılması gerektiğinden ve hiç şüphesiz yapılacağından, bu eserin son yılları içinde yeni doğuşun verilmesi gereken teferruatını o esere bırakmayı daha uygun gördük. Bu suretle hazin bir kapanışla aydınlık bir başlangıcı karıştırmak istemedik. İşte bundan dolayı menakıbinden bahsedilmemiş olan yeni Türkiye'nin kurucusu ATATÜRK'ün adını burada hürmetle yadetmeyi vazife biliriz..."

Kitabın sonuna çerçeve içinde düşülen bu not, Milli Mücadelenin ruh asaletini en yakından bilmesi gereken bir tarihçinin, bilinçaltını yansıtmış olmalıydı. Hatta ve belki de bu not, vicdan azabının örtülü ve affedilmez pişmanlığı idi. 1920 - 1924 arası Ankara'sının 4 devrimci yılı 4 sayfa ile geçiştirilir. Üzücü nokta; Cumhuriyetin ilanına Abdurrahman Şeref ve Mehmet Emin Beyler kadar heyecan duymamış görünmesiydi. Hamaset ve belagatin en koyusunda yüzen bir karakter olarak, günümüz için bir kaç cümle yazması ondan umulmaz mıydı?

O öldüğünde cumhuriyet 45 yaşına girmişti, ortaya çıkmayan fazla bilgi ve belge de kalmamıştı. Eğer varsa bir anlaşmazlık bir belirsizlik sadece medrese öğretisi ile gerici hanedan feodalizmine uymayan devrimlerdi. Bir özür babında ATATÜRK adını kapital harflerle dizdirip hürmetle anmayı bir görev sayması, özür dilemeden başka anlama gelmiyordu. (Son baskıda bu özür cümlesine bile tahammül edilemeyip çıkarılmıştır).

Bu küçük özür notu kendini Türkçü sayan birine tarihin uygarlık adına yüklediği ülküsel manifesto yazma sorumluluğunu, geriye bırakmasının kefareti bile olamazdı? Sevgili üstadımıza gene de bol bol rahmetler dileyelim...

▪︎OSK/ 21 Kasım 2021

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar