İstanbul
DOLAR17.9644
EURO18.366
ALTIN1028.4
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

İSLAMCI VE MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKARLIĞIN KOMPLO HEZEYANI

Uygarlığa yenilmiş kültürler, günümüzde içine düştüğü gerileme kompleksi yanında, bir de bilimsel devrimlerin yarattığı paradigma çatışmasının içine yuvarlandılar. Bu çatışmanın nedeni ontolojik, psikolojik ve estetik uyumsuzlukların temeli olan ve gelenekle moderniteyi karşı karşıya getiren çelişkiler yumağıdır. Kendimizin de fark edemediği bu görünmez arkaplanda dolaşan düşünsel fenomene kültürel şizofreni diyebiliriz. Geleneksel ve muhafazakar kültürlerin temel zaafı, yaşanmış tarihsel olay ve olguları objektif, reel ve mantıksal bilgiler üzerinden değil, komplo teorisi üzerinden algılamasıdır. Komplo zihniyeti, gerçek/reel olguları açıklamak yerine, kendine bağlı siyasi gruplar yaratmak, toplum imajını “bütünleştirmek” ve grup dışı bir müdahaleyi engellemek için kullanılan bir yöntem ve metod sayılabilir.

Komplo teorisyenliği, “gizli bir hakikatin” varlığına ve dilimizin bunu kavrayıp aktaramayacağı inancına dayanan paranoyadır. Akıl ve mantığın karşısına “...kalp gözü, iman, gizli örgütler, gizli yüzler, batınî sesler, tuzaklar ve kapanlar,” gibi kavramları çıkarıp irrasyonalizme yelken açan bir kültür, karşıdakileri düşman ve hain görür.

Bu çerçevede komploculuk, bir kişi veya kuruma karşı gizlice yürütülen plan olup, olayın realitesine inmeyi, serbest düşünme ve akıl yürütmeyi engeller. Komplo teorisine İslamcı kültürün bizzat ve doğal olarak kendisi somut bir örnektir. İslamcı teori kendine düşman yaratmak için önce bir komplo jargonu sonra bunun kavramlarını oluşturmuştur. Cahiliye, tagut, firavun, münafık, cihat, kafir, deccal, fitne, şirk, büyük şeytan vs...

Yetiştirdiği radikal bireylerle, yeraltına çekilen bu psikoloji merkezleri, eğer kendini karşıdaki kültür yanında eksik/ ezik/ mağdur hissediyorsa, daha zalimleşir. Hedefe konulan gruplar, Yahudiler/dönmeler/masonlar/ azınlıklardır. Bunlar “Truva atı” veya “Beşinci kol” diye de nitelenir. En yaygın olanı masonluk ve anti-siyonizm kodlamasıdır.

Modern komplo teorisi Batı kültürünün siyasal jargonu olarak ortaya çıkmış görünse de; klasik İslam kültürü de bundan uzak ve bigane değildir. Prof. Mehmet Atay'a göre, özellikle Siyonist /Yahudi ötelemesi hicri birinci asırdan beri İslam/ Arap kültürünün baş köşesindedir:

“... Bir âlim bir görüş veya yeni bir açıklama ortaya attığı zaman, hemen onun soyu sopu araştırılır, bulunamayınca uydurulur; işte dedesi, babası veya kendisinin Habeşi, Yahudi, Hıristiyan veya Mecûsi olduğu ileri sürülerek dini yıktığı, mürtet olduğu, dinden çıktığı, küfre girdiği, dini inkar ettiği için öldürülmesi gerektiğine dair fetvalar verilmiştir...”

Klasik İslamdan bizim Osmanlının kültürel iklimine gelince; Tanzimattan meşrutiyete, oradan cumhuriyete her dönemde revaç bulan komplonun en mümbit alanı, medrese öğretisinin zihinsel vadisidir. Hikaye / masal ve kıssalarla anlatılan İslam tarihi, bu nedenle kendini tarihselleştiremez; “ilerleme” anlayışını geliştiremez. Din-devlet ilişkileri kutsal sayılan bu değerlerin tekrarından ibarettir, şekil değişse de öz aynıdır. Ölümü öne çıkarıp dünyevi hayatı önemsizleştiren, tarihi aldatıcı bir hikayeye dönüştüren İslamcı zihinlerin bilinç yapısı, bu nedenle komplodan asla uzaklaşamaz.

Osmanlının batış yıllarında reel olarak yaşanan politikalarla, sömürgecilik ve emperyalizmle, ekonomik, teknolojik, bilimsel ve kültürel altyapı gibi onlarca arkaplanı olan geri kalmışlığını, bir satırlık komplo teorisi ile açıklamak, bilmem bize ne kazandırır? Doğrudan nesnel koşullardan türemeyip içimizde büyüyen, eşitsizlikleri aşmayı güçleştiren, düşmanca içe kapanma ideolojisiyle kendimize aşağılık kompleksi aşılamaktan başka bir işe yaramamıştır...

İslamcı / dinci, mukaddesatçı, milliyetçi–muhafazakar gibi sıfatlarla tanımlanan ideolojik yapılar, modernizme tavır alırken, en başta dil ve kavramların ideolojik derinliğinde kaybolur. Komplo kültürü için sözcükler var gerçekler yoktur; gerçek zihinde inkar edilince varlığı da zaten kaybolur. Ayrılıktan çok bütünlük arzeden milliyetçilik/ İslamcılık / muhafazakarlık vadisinde dolaşırken, bizdeki sağ kültürün genel hastalığının "komploculuk" olduğu hemen farkedilir. Her kavramın ayrı ayrı jargonu, hassasiyet ve nüansları, duygusal referansları olsa da nefret söylemleri aynıdır. Bu zihinsel yozlaşmanın olayları algılama ve kişileri değerlendirme yöntemi nesnel olamaz.

Medrese öğretisi veya Hurma kültürü denilen dinci muhafazakarlığın harflerden gelecek okuyan (Hurifilik) zekasına gelince, çağın gerisine düşünce algılama zaafı da komplo jargonu/ teorisi ile kapatılır. Geriliğini örtüp düşman yaratmak için kullanılan mantık dışı efsane farmasonluk/ masonluk ve anti siyonizmdir.

Bu iki fenomenin bizdeki mucidi kim derseniz; kökünü Hicaz aşiretlerine bağlayan Yeni Osmanlı takımından Ebüzziya Tevfik’tir. 1881 yılında çıkan 78 sayfalık Millet-i İsrailiye Risalesi, Fransa’da antisemitizmin yoğunlaştığı yıllara (1860) rastlar. O dönemde bizdeki ‘farmason’ sözcüğü “küfriyatın doruğunu anlatan aşağılık sıfatların en kötüsüdür. Yezid nasıl nefretle anılırsa, halk indinde de zındık ile farmason aynı anlama gelir.

Komplo kültürüne göre Tanzimat’ın arkasında nasıl mason Mustafa Reşid Paşa varsa; Abdülhamid’i tahtından indiren de Siyonist komplosudur. Örneğin dilinde hiç kemik olmayan bizim Süper Mürşid Necip Fazıl'a göre hainler hep "Mustafalar" arasından çıkmıştır. Mustafa Reşid Paşa, Kabakçı Mustafa, Alemdar Mustafa Paşa ve diğer Mustafalar... Diğer Mustafalar içinde asıl gizlenmek istenen de şu bizim Mustafa Kemal'dir.

Diğer bir görüşe göre de, varoluş krızine düşen Osmanlıyı, iki şey yıkmış veya şekillendirmiştir: Yani “içine aldığı Türkleri Türklükten çıkaran medrese ile içine aldığı Türk olmayanları (devşirme) Türk yapan Enderun okulları..”

Abdülhamid devri ve 1908 sonrası II. Meşrutiyetin politik sahnesine gelelim. Almanya safında görünen İttihat-Terakki iktidarını karalamak için İngiltere elçisi Sir Gerard Lowther’’in hazırladığı bir raporda, tüm olan bitenler Yahudi ve masonların İslam toplumunu ortadan kaldırma komploları olarak gösterilir. İttihat-Trekki Cemiyeti de bir Yahudi komitesi sayılır. Bunları koz olarak kullanan o zamanki bizim Meclis-i Mebusandaki muhalifler, 1911 bütçe görüşmelerinde Maliye Nazırı Cavid Bey’i Siyonistlikle, Talat Paşa ve Şeyhülislam Musa Kazım Efendiyi de mason/ farmason olmakla suçladılar...

Osmanlı saray geleneği ve Hürriyet-İtilafın politik zihin yapısı, Mütareke ve Vahdeddin döneminde de aynen devam etmiştir. Şeyhülislam Mustafa Sabri ve Dürrizade Abdullah Efendi, Anadolu'da başlayan Milli Harekete katli vacip fetvaları çıkarıp, İttihatçı damgası vurmuşlardır. Tanzimat modernleşmesini nasıl Mustafa Reşid Paşa hainleri başımıza sardıysa, “Zındıklar Komitesi” ile Siyonist komitesi de Lozan’da elele vermişlerdir. Fesli püsküllü medrese öğretisinin kurgusu bu ya, Lozan'da, Lord Curzon ve Hahambaşı Naum Efendiye tavizler verilmiş, merdiven altındanda imzalanan gizli protokoller ile saltanat ve hilafet satılmıştır.

Olaya şöyle de bakalım. Batı uygarlığı Osmanlıyı hiç önemsemeden modernite yoluna devam ederken, Müslüman toplumların düzeni de hiçbir zaman kendilerinin olmadı. Ekonomi bizim değil, modernite bizim değil, demokrasi ve insan hakları bizim değil, teknoloji bizim değil, felsefe, bilim ve sanat bizim değil... Hiçbir şeyin bizim olmadığı bir dünyada ayakta kalmamızın nedeni, sahte bir medeniyet masalıyla avunup durmamızdır. Uygarlaşmış Batı dünyasının bilim ve teknoloji nimetlerinden sınırsız şekilde yararlanan Osmanlı/ İslam dünyası, günümüzde hem kendinde olmayan demokrasi masalına sığınmakta, hem tekbir getirerek Kerbela'dan beri birbirini boğazlamakta....

İmparatorluğun bu “verili zihin yapısını” devralan Cumhuriyet modernizmi, saltanat ve hilafet gibi iki feodal yapıyı kaldırarak, İslam dünyasında aklın alamayacağı bir devrim yaptı. Osmanlı tarihçiliği o güne kadar, sosyal hayatın gerçekliğinden ziyade, ırk ve kutsal efsaneler tarihçiliğinden öteye geçmiyordu. Uygarlık tarihi de sanki bilinmez bir kitaba dönüşmüştü. İnsanlığın birbirine yaklaşması, ancak eski anlayıştan arınmış bir tarih görüşüyle mümkündü. Cumhuriyetin "Türk Tarih Tezi " de, uygarlık tarihine yeni bir ufuk olarak düşünülmüştü.

Ancak bu çalışmalar Atatürk’ün ölümünden sonra siyasal konjoktürün zaafına uğradı. Özellikle 1950 sonrasında tek parti yönetiminden çok partili demokrasiye geçilince, taşra molozlarından oluşan din ve gelenek istismarcısı Demokrat Parti döneminde, Menderes yalakası fikirsiz fikir dergileri ve komplocu söylemler tekrar ortaya çıkarıldı. Meşrutiyet devrimcisi İttihat-Terakki’nin Yahudiler, Dönmeler, masonlar tarafından kurulduğu gündeme getirildi. Bu iddia veya paranoya özellikle Cumhuriyetin karşısına da köhne bir tez olarak sunuldu.

Cumhuriyetin kurucu kadroları İttihat-Terakkinin devamı olduğuna göre, saltanat ve hilafetin kaldırılması da bu hainlerin işiydi. Gümülcineli İsmail, Lütfi Fikri ve Ziyad Ebüzziya gibi meşrutiyet komplocuları yerine yenileri türedi. Rıza Nur denilen iflah olmaz anadan doğma şizofren ve Eşref Edib denilen meşrutiyet yobazı, cumhuriyet düşmanlığının sahneye çıkan yeni oyuncuları olmuşlardı....

Açıkça ve üzülerek görürüz ki, Karabekir ve Rauf Bey dahil, Halide Edip, Cevat Rifat ve Necip Fazıl’a kadar herkes bu gerici safsataları tekrarladılar. Demokrat Parti ve Menderes gericiliği ihtiyar Said-i Nursi'yi bile oy avcılığı için sahneye sürüp dolaştırdılar. Bunlara göre, 1926 yılındaki İzmir Suikasti bile, rakiplerini temizlemek için Mustafa Kemal’in düzenlediği komplo olarak nitelendi. Sanki Ziya Hurşit serserisi bundan beş ay önce Ankara'da pusu yeri aramamış, fırsat bulamayınca çetesini İzmir’e o değil de sanki Gazi Paşa yollamıştı...

İleriyi geride arayan İslamcı medrese öğretisi ve buna bağlı zerzevat kültürünün komplo teorileri kayboldu sanılmasın, zihin arkasında halen geçerlidir. Yirmi yıldır iktidarda olup kamuyu soyanlar, ekonomik çıkmaza girince kurtuluşun yolunu kutsal kitabın NASS'larında aramaya başladılar. Halen akıl fikir yarabbi şükür... Siyasal İslam ile muhafazakar/ kriminal, kuru hamaset kasaba milliyetçiliği yeni ortak arayışlara girdiler. Bu siyasal şizofreni, kişisel çıkarlarının devamı için şimdi de ortaya BEKA diye bir sorun çıkardılar. Bu Beka kendi çıkarlarıdır.

HÜKÜM: BEKA sorunu diye sunulan bu çıkarcı söylemin zihinsel arka planında, gene şu bildiğimiz komplo teorisinin iflah olmaz uzantıları çıkar. Siyasal İslamcı/ ümmetçi ve kuru hamaset kasaba milliyetçiği denilen bu iki algılama türünün kavramsal jargonu, cibilliyeti ve milliyeti belirsiz ümmetçiliğin çıkar hesabından başkası değildir. Gerici ve milliyetçi görünen bu iki anlayışın çıkar ve menfaat bileşkesi, emperyal oyunları reddeden ulusal bağımsızlıkçı değerlere erişmedikçe, ekonomik, demokratik, siyasal ve toplumsal normalleşme de gerçekleşemez. Buradan gidecek yer, uygarlık ve insanlığın gerisinde kalmaya mahkum olmaktır...

OSK / 13 Ocak 2022

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar