Tarım News
İstanbul
DOLAR18.6349
EURO19.4274
ALTIN1059.1
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

ENVER PAŞA ÜZERİNE SİYASAL VE İDEOLOJİK BİR ANALİZ -4

(Önceki yazının devamı)

Enver Paşa, Ankara'ya Başbuğ olma sevdasını Batum'da tüketince Kuşçubaşı Eşref’in küçüğü Teşkilat-ı Mahsusacı Çerkez Hacı Sami ile oradan ayrıldılar(18 Eylül 1921). Enver Paşa ayrıldıktan sonra Trabzon’daki Yahya Kahya grubu ile Müdafaai Hukuk taraftarları birbirine girdiler. Mustafa Kemal Yahya Kahya grubunu Fırka kumandanı Sami Sabit (Karaman) eliyle zaten etkisiz bırakmıştı. Trabzon’da çıkan 13 Kasım 1921 tarihli İstikbal gazetesinde Müdafaa-i Hukukçu Faik Ahmet (Barutçu), “iğrenç faaliyetler” başlıklı bir yazı yazdı. Bu yazıda, Enver Paşa ve yanındakiler ağır şekilde suçlanıyor, hatta “güruh” diye aşağılanıyordu:

“...Harp sırasında yaptıkları vurgunlar yetmiyormuş gibi bu sefil mahluklar memleketi çiftlik milleti de köle sanıyordu. İhtiraslarını bir türlü teskin edemeyen ve Batum’u merkez yapan güruhun amacı vatanda bir kargaşa çıkarıp gene saltanatı şahsiye kurmaktı. Bu sefil maksatlar peşinden mukaddes hisleri bile istihkar etmekteler. Batum beyannamesini yazarken insan biraz hicap duyardı. Bolşevik nikabına bürünmüş bu sefil mahlukların memlekete girecek yüzleri kalmamıştır. Enver ve avanesi bu memlekete ancak hesap vermeye gelebilir...”(Bkz.Uğur Üçüncü,Yahya Kahya. s.192)

Demekki Trabzon o kadar da boş değil, Mustafa Kemal de o kadar yalnız değildi. Tüm umutları tükenen Enver Paşa, yanındaki Hacı Sami ile Bakü ve Hazar üzerinden Ortaasya yolculuğuna çıktılar. Peşlerine sadece Dr. Nazım takılmadı. Yanlarından ayrılıp Almanya’ya geri dönmüştü. Enver Paşa, Hacı Sami ile Hazer’in öbür kıyılarına geçmiş, ecdat topraklarına doğru yol almaya başlamıştı. Aşkabat -Merv yolunda kuru tahta üzerinde tren penceresinden sıra sıra çölde giden bozkır kervanlarını seyrediyorlardı.

Bu tren yolculuğunda bile eşi Naciye Sultan Enver'in aklından çıkmıyordu. İçini ona dökerek rahatlıyor olmalıydı. Naciye Sultan da tıpkı kendisi gibi hayal ve inanç buhranı içindeydi. Bunu da Enver'in eşine yazdığı 10 Ekim 1921 tarihli kendi mektubundan anlıyoruz:

“...Naciye, ben senin ah! Allah’a inanmamak nazariyen gözümün önüme gelince daha ziyade muazzep oldum. Neden sen, senin güzel vücuduna, fevkalade zekana yakışmayacak şeyler söyleyip bende böyle ukdeler bırakıyorsun? Neler düşünüyorum bilsen. Hemen şimdi şöyle gelip bir müddet hafiyyen seni takip ile hayatının içyüzünü anlayabilsem, hemen bütün hayatımı feda edeceğim... Ah! Naciye! .... İnşallah bütün korkularım doğru değildir. Yoksa, yoksa hepimize yazık olur...” ( Bkz. Murat Bardakçı, Naciyem, s. 314).

Biraz düşünelim. Enver’in bu mektubu yazdığı tarihte henüz saltanat kaldırılmamıştı. Vahdeddin ve tüm hanedan mensupları İstanbul’dalardı. Enver’i üzüntüye sokan bu satırları ve eşinin inanç buhranını yorumlamak için Naciye Sultan’ın kendine gönderdiği mektubun aslını bilmemiz gerekir, ancak ve şimdilik bundan mahrumuz. Anlaşılan o ki sade Enver Paşa değil, sevgili eşi de tam bir inanç ve bilinç buhranı içindelerdi.. Bir yanda bu üzüntüler bir yanda Pan Türkizmin bilinmeyen acı kaderi.... Türkistan illeri bunları bekliyordu...

Hikayemizin bu kısmı hem hüzünlü hem uzun... Geçelim. Enver Paşa, Basmacılar denilen Lakay kabilesi ve düzensiz çetelerin başına geçerek, Buhara’da Türkistan milli hareketini başlatacaktı. Ancak oralar halen Bolşevik Rusya ve Kızılordunun denetimindeydi. Bolşevikler karşısında Basmacı çeteleri/ milisleri ve Hacı Sami’ye güvenmenin elbet bir maliyeti olmalıydı. Hiçbir yardımcı kuvvet, hiçbir siyasi ve sosyal koşul yerine gelmeden böyle bir mücadele akıl ve mantığa sığmazdı. Sarıkamış’tan daha delicesine bir macera hatta intihar olurdu...

Kuşkusuz ki Enver Paşa’yı Türkistan’da bölgenin milliyetçi gençleri heyecanla karşılamıştı.Enver bu coşkuyu yaratacak bir üne de sahipti. İslam Birliği onun Turan hayalinde kutsal bir yer tutmuş olmalıydı. Yazdığı bildiri ve mesajlar altında şu kutsal ibareleri kullanıyordu:

“...Bütün İslam kuvvetlerinin Baş Kumandanı, Halifenin damadı ve peygamberin temsilcisi...!”

Bu hikayenin romantizmi ve ayrıntısı bu yazının sınırlarını aşmaktadır. Bunları bir yana koyarak Enver Paşa’nın son günlerine gelelim. Tacikistan, 4 Ağustos 1922 Abuderya köyü. Kurban bayramının birinci günüydü... Enver Paşa Basmacı milisleriye bayramlaşacaktı. Bulunduğu köyün tam karşısındaki Çegan Tepesinden mitralyöz ateşleri başladı. Kızılordu birliklerinin baskınına uğramışlardı. Enver Paşa, Beyaz atına atlayarak elinde kılıcı 25 kadar yoldaşıyla korkusuz bir cengaver gibi ateşin üzerine atıldı. Ön saftaydı.

Enver Paşa atından yuvarlanıp yere düşmüş ruhunu teslim etmişti... Mermi yağmurundan vücudu delik deşik olan beyaz küheylan da yanına devrilmiş, burun deliklerinden alevler fışkırıyordu. Asırlardır kıtadan kıtaya ordular, cengaverler taşıyan bu mübarek küheylan, ön ayakları üzerine çöküp Enver’in yanına yığılmıştı. Bu sahneyi hangi cümlelerle anlatmak gerekir bilemem...Bir yanda cesarete yenilmiş bir insan, bir yanda şehadet... En yakında görünen şu ki çağdaş aklın mitralyözü ortaçağın keskin kılıcını yenmişti.

* * *

Enver Paşa'nın Türkistan macerası, hatta ölümü ve cesareti üzerine şehadet şerbetleri içiren, yarı romantik yarı ideolojik epey yayın görebiliriz. Bu hamaset ve kahramanlık hikayesine biz de bir şeyler katabiliriz, ancak en anlamlı en realist yorumu Şevket Süreyya’nın satırlarında buluyoruz:

“... Enver Paşa faydasına inandığı bir hareket için hayatını vermişti. Muhakkak ki cesur ve iyi bir ordu teşkilatçısıydı. Ama mutaassıptı. Fakat taassup başka, idealizm başkaydı. Geniş ölçüde kurucu ve yapıcı bir devlet adamı olmak ise büsbütün başkaydı. Asıl hüküm tarihin olacaktı...”

Biz de tarih denilen o ummandan ders ve sonuç çıkarmaya çalışıyoruz. Şevket Süreyya’nın hüküm dediği şey de nihayetinde bir sonuçtur. Bu hükme geçmeden, İttihat-Terakki Cemiyetini içi ve dışıyla Şevket Süreyya’dan daha iyi tanıyan, yaşayarak gören eski İttihatçı Muhittin Birgen’i de dinlemeliyiz. Enver Paşa'nın cesaret, şehadet ve kahramanlık motifleri üzerine yaptığı analiz, literatürde sanırım şimdiye kadar pek kullanılmadı.Bu bağlamda ilk defa burada okuyacaksınız:

“...Kahramanca ölmesini bilen, kendisi gibi başkalarını da ateşe atmaktan çekinmeyen Enver, hakikaten bir enerji timsali idi... Ne yazık ki bu enerjiyi çok küçük ve dar bir kafa idare etti. O kafa bu enerjiyi daima yanlış yollara ve talihsizliklere sürükledi. Son sergüzeşti ne taraftan bakılsa bir hata idi... Günümüz dünyasının cihangir yetiştirmeye müsait olmadığını bilmemek bir hata idi... Bolşeviklerle yaptığı itilafa uymayarak, onlara karşı verdiği sözü tutmaması daha büyük hata idi. Hayatının bu son ahlaki hatasını dürüstlüğü seven bir millete mensup olmak sıfatıyla bizim için affetmek güçtür...”

(...) Büyük iş yapmak için büyük cüret sahibi olmak lazım geldiğine inanmış, tarihin göze görünmez kuvvetlerini hiç tanımamış, muvaffakiyet denilen cennetin ancak cüretkarlar için yaratılmış bir alem olduğuna inanırdı. Cemiyete, millete, halka inanmış bir adam olsaydı, memleketi bırakıp gittikten ve Anadolu’da milli hareket başladıktan sonra bir tarafa çekilir, bu hareketin başarısına uzaktan seyirci ve gönülden duacı kalırdı...”

* * *

Muhittin Birgen'in bu değerlendirmesine biz de söyleyecek fazla bir söz bulamıyor, sadece gerçekçi ve mantıklı bulmakla yetiniyoruz. Bu yazının amacı da zaten Enver Paşa’yı asla küçümsemek, polemik yapmak falan da değildir. Bizim amacımız Mustafa Kemal ve Milli Mücadele karşısında Enver Paşa’nın takındığı tutum ve bilinç dünyasını kavramaktır. Cemal Paşa yanında dört yıl yedek subaylık yapan Falih Rıfkı, Suriye cephesinde yaşadığı olayları "kulluk ahlakının esiri olmadan" Zeytin Dağı’ında yazmıştır. Mısır Fatihi olma hayalleriyle Suriye’ye giden, Kanal harekatı ile Sarıkamış’tan beter bir hezimete uğrayan Cemal Paşa’yı, “cansız, uydurma bir kalıp” diye yerlere batırmıştı.

Kendi komutanına böyle bakan biri, Alman yumruğunun bir vuruşta Fransa’yı devireceğini sanan ve ülkeyi uçuruma sürükleyen Enver için de sözünü esirgemezdi. Onun için de “Zavallı Enver Paşa zavallı millet “ başlıklı bir makale kaleme aldı. Okuyalım:

“(...) Hakikat şudur ki memleket Enver zamanında battı; - haydi Enver batırdı demeyelim - ve bu memleketi Mustafa Kemal Paşa, Türk milletinin son kahramanlarıyla kurtarmaya çalışıyor. Bundan sonra Enver için bir vazife kalmamıştır ki, o da kendini kurtarmaktır. O son halâskarlık tecrübesini bu imtihana saklamalıdır.. Temenni edelim ki memleketi kurtarmaya yetmeyen aklı kendini kurtarmaya kifayet etsin!”

(...) Anadolu’nun bağrında hala onun kabzasına kadar sapladığı hançerin yarası kanıyor. Yüreğimiz kanda, ellerimiz kandadır. Bugün Anadolu’da onun batırdığı memleketi kurtarmak için mücadele edenler, yine onun muharebelerinde şehid düşenlerin yetimleridir. Bu ağaç sökülür ağaç mıydı? Bu kale yıkılır kale miydi? Bu adamın kalbi nişanının madeninden, esvabının paçavrası, yahud yalısının tahtasından mıdır? Gözleri, kendi yüzünden akan bu gözyaşlarını ne zaman görecek?”

“ İttihat -Terakki’nin sulha kadar vazifesi ancak hizmet olabilir, istihdam değil! Ancak istiğfar edebilirler, sitem değil! Bizi bütün ins ü cinnin yardımına muhtaç bırakan Enver Paşa ve yardakçıları, bu zaafımızı suistimal etmesinler... Boğulmak üzere olduğumuz denizde bazen elimiz onlara da dokunursa, “ işte sizi kurtarıyoruz!” demesinler. Zira gemimizin onların idaresinde battığını unutmuyoruz...”

Dikkat edelim. Enver Paşa 4 Ağustos 1922’de öldüğüne göre, bu yazı ölümünden üç hafta öncesine aittir. Mustafa Kemal henüz Kocatepe’ye gelmemiş, İzmir'e girip şöhretin doruğuna çıkmamış, saltanat kaldırılmamıştı. Falih Rıfkı da sanıldığı gibi Mustafa Kemal havarisi veya yalakası(!) olmuş değildi. O halde “...on sene evvel Enver haksız olsa, kuvvet karşısında bizim zaafımız belki haklıydı, fakat şu anda o haklı bile olsa bizim zaafımız manasızdır.!..”

Kendi öz vatanı Anadolu işgalde iken Buhara bozkırında cengaverlik arayan Enver’e Falih Rıfkı ne demek istemiştir? Dilinin altındaki baklayı da biz çıkaralım: Rumeli dağlarının hürriyet kahramanlığına amenna, Almanların Şark Ekspresine yazdığı ‘Enverland’ sloganlarına amenna, 30-40.000 kişilik Sarıkamış mezarlığına amenna, Irak ve Suriye cephesi kan ağlarken 20.000 askeri Galiçya’ya gönderme hovardalığına amenna... Ama, Türklüğün son Anadolu kalesi işgalde iken içi boş hülyalara kahramanlık verilemezdi...

Dr. Nazım, Enver Paşa ve yoldaşlarını Moskova günlerinde yakından izleyen Şevket Süreyya Aydemir, soylu bir gelecek ve henüz ortada olmayan ulus-devlet tasavvuru için İttihatçlar ve Enver Paşa yorumunu biraz daha gerilerden alabilirdi:

“... 23 Temmuz(1908) devriminin destansı devri kısa sürmüş, idealizm ve devrim heyecanından uzaklaşmış, zümre taassubuna sürüklenmişlerdi. İstibdada karşı ayaklanmış ama kendileri istibdat olmuşlardı. Enver ve arkadaşları Karadeniz’e açılırken fısıldadıkları son sözleri ne bir pişmanlık, ne bir vasiyet, ne bir hayıflanma idi. Verdikleri sadece komitecilik direktifleriydi. Sanki hiçbir şey olmamış, sanki olanlardan hiç sorumlulukları yoktu. Halbuki arkada bıraktıkları savaşta en az üç milyon insanın cesedi yatıyordu...”

Falih Rıfkı’nın üslup ve yorum harikası bu cümleleri ne kadar romantik görünürse görünsün, arkasında bir tarihsel gerçeklik yatmıyor mu? Sanki analizden öte bir hüküm gibi karşımızda duran bu realiteyi, Enver hayranlarının kavraması belki zor olabilir. Ama Enver karakteri için biz başka veriler de bulabiliriz. Onun kimlik ve kişiliğinde kendini aşan aşırı bir büyüklük kibiri daha vardı :

Enver Paşa’yı Napolyon’a benzetip saçındaki “bir tutam beyazlığı” cihangirlik alameti sayanlar bile oluyordu. Ondaki mistik kurtarıcılığı “melekler fısıldamıştı” diyen Ziya Gökalp de buna dahildir. Hafız Hakkı bile Sarıkamış Günlüğü’nde Napolyon hülyaları gördüğüne göre, Enver Paşa bundan azade kalamazdı. O da gizli bir Napolyon hayranıydı. Evindeki biblo ve resimlere kadar hayatı ve mazisi buna uygun çizgiler taşırdı. Enver başta hürriyet kahramanı ve hanedan damadıydı. Babıali Baskını’nı ile hükumet deviren, Edirne’yi kurtaran askerdi. 30 yaşlarında Harbiye Nazırı olduğuna göre, Napolyon erişilmez bir hayal sayılmazdı. İttihat-Terakkinin 3. kongresinde (1917) Napolyon çalımıyla kürsüye çıkmış, Almanları nasıl kafese koyduğunu anlatmıştı. Konuşmayı bitirip kürsüden indiğinde ise mevta halindeydi. Muhittin Birgen’i yeniden okuyalım :

“... Enver Paşa ile o kadar sevdiği Napolyon arasında tamı tamamına benzeyiş vardı. Söz söylemesini becerememek... Bonapart’ta da bizimki gibi söz söyleme kudreti yoktu. Fakat ötekinin bir düşünüş, bir yazış, bir yapış kudreti vardı ki insana hayret verir. Bizimkinde bunlardan hiçbir eser yoktu. Bence Enver Paşa, kürsüden indiğinde daha o gün ölmüştü...”

Muhittin Birgen’e göre,” ya devlet başa ya kuzgun leşe” kibirini muska gibi yanında taşıyan Enver Paşa, Bolşevizmi Azerbeycan’a sokarak onların hayatını da tehlikeye atmıştı. Bir zamanlar kendisi için söylenen marş şimdi,”hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa” diye çalınıyordu. Moskova’nın kendine kucak açan konukseverliğini unutarak, onlar aleyhine soyunmak ahlaki ve manevi bir zaaf içeriyordu.

Enver Paşa'nın kişiliği üzerine bir not da biz ekleyelim : Şehremini Cemil Topuzlu (Şeyhülislam Cemaleddin Efendi damadı) binbir emekle Gülhane Parkını düzenlemişti (1914). Saray bahçesi halka açılacaktı. Harbiye Nazırı Enver Paşa erkeklerle kadınların parka beraber girmesini dinimize aykırı buluyordu. Konuyu Bahriye Nazırı Cemal Paşa çözdü. Parka haftanın üç günü kadınlar dört günü erkekler ayrı ayrı girecek; yanlarında eşleri bile olsa kadınlar fitneci bakışlara sebep olmayacaktı.

En­ver Pa­şa bununla kalmayıp Mer­kez Ko­mu­ta­nı ve po­lis mü­dü­rüne emir vererek kı­ya­fe­t düzenlemesi yaptırdı. Çar­şaf­lar aşık ke­mi­ği­ne ka­dar inecek, ev­li­lik cüz­da­nı ya­nın­da ol­ma­yan er­kekler, ka­rı­sıy­la bile olsa aynı ara­ba­ya bi­nemeyecekti. Oruç / sa­hur kont­ro­lu için ev­ bas­kın­la­rı baş­la­tılmıştı. Be­yoğ­lu’nda şap­ka­lı ge­zen ka­dın ka­ra­ko­la, bı­yı­ğı­nı iki ke­na­rın­dan ke­sip kuy­ruk­suz bı­ra­kan su­bay karakola gö­tü­rü­lü­yor­du. Ça­nak­ka­le’de çar­pı­şan bir al­ba­yın kız­la­rı­nı Bo­ğa­zi­çi’nin ten­ha kö­şe­sin­de de­ni­ze gi­rer­ken gö­ren En­ver Pa­şa, za­val­lı ba­ba­yı ba­tar­ya­sı ba­şın­da emek­li­ etmişti. Vapur ve tramvaylarda kadın-erkek aynı salonda oturamaz, Darülfünun kız ve erkek öğrencileri aynı merdiveni kullanamazdı.

Enver Paşa'nın eşi Naciye Sultan’a Türkistan bozkırından yazdığı mektuplar dikkatli okununca, zihinsel olarak taassup seviyesinde dindar, Şeyhülislam Mustafa Sabri ayarında fanatik bir inanç softası olduğunu görürüz... (Devamı var)

▪︎ OSK/ 19 Aralık 2021 Pazar

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar