Site En Üst Reklam
İstanbul
DOLAR15.952
EURO16.8395
ALTIN945.71
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

CUMHURİYET'İN DİL VE KAVRAM SORUNU

▪ Bugünkü sohbeti, Cumhuriyetin çok önemli bir  sorununa ayırmak istedim. Nedeni,  şu anda günümüz Türkiye'sinde yaşanan toplumsal  bilinç tutulması ve zihinsel kaosun birinci  nedeni  dil ve kavram anlaşmazlığının en üst seviyede bulunmasıdır.  O halde konumuzu daha kolay anlamak için  biraz derine inmek ve Osmanlının  bir asır öncesinde yaşanan  tartışmalardan yani  işin kökünden başlamak yararlı olacaktır. 

▪︎Dil ve kavramlar soyut, karmaşık, sembolik ve şematik bir iletişim sürecini ifade eder. İnsanların dünya görüşü, inançları, hayata bakışı, kültür ve medeniyet anlayışı iletilen mesajla anlam kazanır. Kelime ve kavramlar akıldan geçenlerin, niyet ve kararların, bilinçaltı göstergeleridir. Sözcük ve kavramlar aynı fiziksel ve toplumsal ortam içinde farklı algılama ve çağrışım yaratıyorsa, konuşan ile dinleyen farklı şeyleri söylemiş ve anlamış olurlar. Dil işlevini sözcük ve kavramlarla yapar; uygarlık da dile dayalı iletişim olmadan düşünülemez. İnsanlar duyduğu sözleri, yaşadığı olayları hiç farkında olmadan zihinsel şemalarla algılar ve hafızaya kaydeder. Şema denilen şey; nesne ve olayların zihinde temsil edildiği ve toplumun paylaştığı yapıdır. 

▪ Her sözcük doğar, dolaşır, düşünüş şekillerimizi oluşturur, zihnimizde nirengi noktaları bulduktan sonra yeni kavramlar tarafından geçersiz kılınır. Düşünce, sözcüklerden önce zihinde canlanır, fakat eşyanın bulunduğu durum veya olgularla örtüşüp örtüşmediğine bağlı olarak doğru ya da yanlış anlam kazanır. Belli bakış açısıyla tanımlanan olgular, doğru algılanamıyorsa gerçekliği ifade etmez. Çünkü olay ve olgular, düşüncelerimiz ve kullandığımız dilden ayrı nedensellik ilişkisiyle bağlantılıdır. Zihnimize giren her yeni bilgi nasıl yeni algılama biçimleriyle bilinçli düşünme ve bilgiyi kullanmada zihinsel beceri kazandırırsa; öğrenme, karar verme ufkumuzu da geliştirir. Dil, yalnız sözcük sisteminden ibaret olmayıp, kendine has   algılama ve çözümleme biçimleri vardır. Toplum, dil aracılığıyla belli   düşünce kalıplarını da kabul ettirir. 

▪ Toplumsal realite asırlar öncesinin dinsel/geleneksel paradigması ile algılanıyorsa olgu da  o mantık süzgeciyle canlanır. Yanıltıcı olan, farkına varılmayan bu arkaplandır. Leibniz'e göre, toplum dili yaratırken dil de toplumu üretir; zihnin aynası olan kelimeler ne kadar kullanışlı, açık ve anlaşılır olursa zihin de o kadar iyi işler,  daha kolay düşünce yaratır.  Bir dilin yeni düşünceler elde etmeye elverişli olması, kelimelerin doğru çağrışım yaptırabilmesine bağlıdır.

▪  Toplumları ve bireyleri anlaşmazlığa düşüren en önemli etken  zihniyet ve "dil" sorunudur. Her devrim dil açısından yeni bir   kavramlaştırmayı içerir. Yazıldığı dönemin kavram ve mantığı ile içselleşen  olgular, ancak o dönemin diliyle  anlamlandırılır. Dinsel kültürün reel ve evrensel olguya tekabül etmeyen soyut kavramları  yeniden sorgulanmayı gerektirir.

▪ Geleceğimiz nokta şurası ki, Cumhuriyetin en önemli devrimi  dil ve Harf Devrimi olmuştur. Ancak  sanılmasın ki bunu Cumhuriyet icat etmiştir!   Bu düşüncenin kökeni,  Abdülaziz devrinin Tanzimatçı Maarif Nazırı Münif Paşa'dır. Onun  Encümen-i Daniş Layihası ve Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye'nın kuruluşuna kadar uzanır.  Arap Fars dillerine de hakim olan Münif Paşa,   Osmanlı Elifba'sının yeniden düzenlenip bilgi üretim ve aktarımının halka ulaştırılmasını  istemiştir. 

▪︎ Türkçe’nin Arapça ve Farsçadan arındırılması,   ilk defa  Münif Paşa (1828-1894) tarafından gündeme getirilmiştir (1851). Ona göre: " Batı lisanlarında 30 harf yeterli iken, bizde sadece "nesih" yazının tertibi için en az 500 harfin kullanılması icap etmektedir."  Dilci- lügatçı Hoca Tahsin Efendi de Arap harflerinin cehaleti artırıp eğitimi zorlaştırdığını, "memalik-i Şarkiyye'nin noksan temeddününün başlıca sebebi" olduğunu ileri sürmüştür. 

▪ Osmanlıca, sanılmasın ki halkın konuştuğu dil değildi, Saraydaki Enderun mektebinin bürokrasi için yarattığı kitabet / yazışma diliydi.  Kanun-u Esasi'ye (1876) göre  devletin resmi dil Türkçeydi, Meclis müzakeresi Türkçe yapılır, Türkçe  bilmeyenler mebus seçilemezdi. Buna rağmen dinimizin dili Arapça, edebiyatın dili Farsçaydı.  Batı'da milli diller bilim dili olduğu halde, bizim medrese öğretisi  Arapça, Enderun Mektebi Osmanlıca denilen sentetik dili kullanıyordu.

▪ Zengin bir dil sanılan Osmanlıca, aslında eş anlamlı sözcükler kümesiydi, her nesne  için Türkçe, Arapça, Farsça üç ayrı sözcük kullanılırdı.  "Güneş- şems- afitap ve hurşid", "ay-kamer-mah", "yıldız-necm-sitare", "gün-yevm-ruz", "gece-leyl-şeb", göz-basar-dide", "el-yed-dest" vs... Osmanlı aydınının bağışlanmaz yanlışı, Arapça Farsça sözcükler alırken onun gramerini de almasıdır. "Mekteb" sözcüğünü alıyor ama "mektepler" diyemiyor, "mekatib" diyor? Kitap'ı alıyor fakat kitaplar diyemiyor kütüp diyor. Zabit diyor da bir türlü onun çoğulu olan zabitler yerine zabitan diyordu… 

▪ Osmanlıcanın teşbihleri, telmih ve istiareleri anlam   karmaşası yaratırdı.  Arap harfleri Türkçenin zengin vokal sistemini karşılamaktan uzaktı. Türkçenin iki veya dört vokali için bir tek harfi olduğu düşünülürse, bu Alfabenin Türkçe için yetersiz olduğu kolayca anlaşılır… Harflerin başta, ortada ve sonda ayrı  şekillere girmeleri yüzünden büyük bir işaret kalabalığı ile karşılaşılır. Birçok harfin şekilleri ve gövdeleri aynı olup sadece noktaları ile birbirinden ayrılmaktaydı. 

▪ Cumhuriyetle birlikte Latin harflerine geçişin amacı, Türkçeyi “üç lisandan mürekkep Lisan-ı Osmani” olmaktan  ve Arap kültürünün egemenliğinden kurtarmaktı.   Edebiyat-ı Cedide romanında bulut denmez “sehap” denirdi. Güneş denmez “şems” denirdi. Ay denmez “mah” denirdi.   Dil bağnazlarına şimdi şunu sorabiliriz, "Akl-ı selim" yerine “sağduyu” gelince sanki daha mı kötü oldu?

▪ Analizleri erken Cumhuriyet için bir düşünce doğrultusu sayılan  Hilmi Ziya Ülken, "Şeytanla Konuşmalar" kitabında, yaşadığı  zihinsel fenomeni  harfler üzerinden  yorumlar: 

"....  Rıkadan talike, oradan sülüse atlamış; bu kıvrılışlar, bu baygın çizgiler, bu narin elifler, bu büyük kavislerle dönen lâmlar, nunlar; bir rakkase gibi  eteklerini havalandıran “sat” harfleri, insan vücudunun tükenmez sırlarını bilincine doldurmuş; hatt levhalarına dalmayı hayatının gizli şehveti yapmıştı..."

Devam eder:  "... Bir gün Sahaflar'da   Ahmet Refik'in okkaya verilmiş bir kitabında, Yunan ilahelerinin büyüleyici resimlerini gördüm… Gözlerin canlılığı, yüz çizgilerinin manası, omuz ve bacakların kıvrılışı,  hayatı ve arzuyu ifade eden hatlar ruhumu doldurunca, odadaki kara çizgiler,  karıncalar gibi kenara sindiler. Harflerin yerini artık insanlar ve eşya aldı. Onlara vecd içinde sarılan düşünceyle mesafesi gittikçe açıldı; bir tarikat şeyhini değil Şeytan'ı rehber edinmiş gibiydim. Hayatımın sonraki yıllarını ışık ve renk dünyasının güzelliklerini, tunç ve mermeri yontan heykeltraşlar ve ressam tablolarını seyirle geçirdim.  Artık içimdeki medrese  modernizme yenilmişti.."

▪  Medrese öğretisi denilen bilinç yapısının  en büyük hendikabı harflere verilen kutsallıktı. Harfler kutsal sayılınca  Cumhuriyetin Harf Devrimi de bilim ve akıl meselesi olmaktan çıkar.  Osmanlı düşüncesinin  bilgiye ulaşım kanalı ilk defa Tanzimatla dönüşmeye başlamıştı.  Ancak geleneksel bilgideki teorik bilinç de nesnel gerçekliğin kavramlarını algılama zorluğuna düşmüştü. Yani bu dil, yeni ve modern olguların anlam ve içeriğini kavrayamaz olmuştur. Daha açıkçası  kendine anlam yüklenen kavramlar,  içeriğinden soyutlanınca anlamsızlaşmıştır. Böylesi durumda  zihni çağrıştıran olgunun hangi kavramın karşılığı olduğu bilinemez. Bir olay ve olgunun doğru kavrandığını anlamanın en iyi yolu, kullanılan kavramın hangi kavramın "zıddı veya benzeri" olduğunu kestirmektir.

▪ Bireysel varoluşu ve yaşamı biçimlendiren sözcük ve kavramların insana verdiği duyuş, düşünüş ve aidiyete bilinç diyoruz. Bilinç denilen şey, sözcük ve kavramların zihinsel şemada aldığı şekil veya anlamdır. Varoluşçu felsefe insan zihnini bilinç varlığı olarak da tanımlar. Bütün bilinç durumlarında içsellik, niteliksellik ve öznellik  gibi  üç özellik bulunur. Kavram zihinde yaşandığı için içseldir; insanın kendini hissettiği   karakter tarzı olduğu için nitelikseldir. Bir kavram veya ifadenin doğruluğu  ifade edenin duygu ve tutumuna bağlıysa,  aynı zamanda subjektiftir.

▪ Bunu örneklerle  açıklayalım: Ağaç, kuş ve tavşan kelimelerinde bir anlaşmazlığa düşülmez, çünkü nesneler zamanla değişmediği için algılama da değişmez. Ancak devlet, demokrasi, ahlak, laiklik, sosyoloji, kültür, bilgi vs.gibi soyut sözcükler zamanla yeni anlamlar kazanır. Devlet deyince, ortaçağ  sultanlıklarını değil günümüz  devletini anlarız;  günümüz devletini anlamak için de  modern toplum ve bireyi anlamak gerekir. Demokrasi modern toplum  üzerinden değil, kabile/ aşiret / padişah /cemaat üzerinden algılanırsa, olgu kavranamaz.  Demokrasi denince, sadece sandık  değil  özgürlükçü, rasyonel ve bilinçli yurttaşların  yönetimi anlaşılır.  1.400 yıllık İslam ve 600 yıllık  Osmanlı tarihininde hiçbir  zaman,  modern anlamda demokrasi  ne algılanmış ne  yaşanmıştır. 

▪ Günümüze gelelim. Medrese öğretisi veya Hurma kültürü dediğimiz feodal cemaat  bilincinde, algılama düzeyi düşüncenin çocukluk çağından henüz kurtulmuş değildir. Böyle olunca bırakınız modernite ufkunu, demokrasiyi, dil devrimi ve laiklik gibi çağımızın sorunları da algılanamaz.Geleneksel kültürün Cumhuriyet devrimlerine tepki olarak ileri sürdüğü zihinsel  referanslar, sadece ve sadece uygarlık karşısında  geri kalmışlığını gizleme  uğraşıdır. 1789 Fransız ihtilalinde ortaya çıkan ve bütün dünyaya buradan yayılan evrensel  İnsan Haklarının  karşılığı olarak medrese öğretisinin günümüz bulduğu "Medine Vesikası, Şûra ve Meşveret" gibi  kavramlar çağdaş demokrasi ve insan haklarının  karşılığı asla olamaz.

▪ HÜKÜM: Modernite bağlamında kimlik - kişiliği  bile  teşekkül etmemiş günümüz siyasal İslamı ve kendini Türk sanıp Arap hayranı kuru hamaset ve kasaba milliyetçiliğine bir soru: Günümüz uygarlık çağında, başkaları Marsa giderken, bizim algılama düzeyimiz henüz ortaçağda. Bırakın demokrasiyi önünüzdeki hırsızlık ve yolsuzlukları bile göremiyor, gerilik kompleksinizi saç sakal ile tatmine çalışıyorsunuz. İleriyi geride arayan bu kafaya şu insanlık ve uygarlık çağında yer ayıran olur mu acaba? 
 ▪︎OSK / 24 Ocak 2022

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar