İstanbul
DOLAR17.9515
EURO18.3127
ALTIN1019.4
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

ÇOK AZ BİLİNEN BİR RAUF ORBAY PORTRESİ -1

Milli Mücadele ve erken cumhuriyetin söylem ve eylemleri arasında gezinirken, Rauf Bey’i tanımadan geçemeyiz. Milli Mücadele’nin ilk beşleri arasında sayılan Rauf Bey, kurtuluş ve kuruluşun hem doğal aktörü, hem daha sonra çıkan anlaşmazlığın temel figürü sayılır. Milli Mücadelede Karabekir gibi askeri bir konumu bulunmasa da, Hamidiye şöhreti ve eski Bahriye Nazırlığı işe yaramış, bunu kullanmıştır. Mustafa Kemal ile Amasya’da başlayan yoldaşlığı ile ilk beşlere dahil olmuş, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde bulunmuş, daha o günlerden kendine önemli bir pozisyon yaratmıştır. Kongrelerde biraz ikinci adamlık rolleri oynamasına ve gönüllü fedakarlığına rağmen, Mustafa Kemal’in cesaret ve karizması yanında hep gölgede kalmıştır. Şefin en yakınında bulunduğu günlerde iki arkadaş gizliden gizliye birbirini kontrol etmişlerdir.

Rauf Bey, özellikle Sivas kongresinde Şefin etrafını çevirip O'nun liderliğini engellemek istemiş ama Mustafa Kemal fırsat vermemiştir. Sivas Kongresi ardından Amasya mülakatına katılmış, Şefle birlikte Ankara’ya gelmiştir. Son Osmanlı Meclisinde Felah-ı Vatan grubu ile Milli Hareket ve Mustafa Kemal’i temsil eder görünmüştür. Misak-ı Milli'de emeği vardır. İngilizlerin 18 Mart 1920 Meclis baskınında Ankara'ya kaçması için Mustafa Kemal para ve haber göndermişken, bunu görmezden gelip Malta’ya gönüllü sürgüne çıkmıştır. Bunu yapmakla Milli Mücadelenin akıbeti belirsiz macerasından sıyrılıp, bu yükü Mustafa Kemal’in omuzlarına yıkmıştır. Bu nedenle TBMM’nin açılışında bulunamadı. Arkadaşının pazarlıkları sonucu Malta’dan kurtulup Ankara’ya döndüğünde, Mustafa Kemal mücadeleyi yarı yarıya kazanmış sayılırdı.

Rauf Bey Malta dönüşü itibarla karşılandı ve hemen görev verildi. Ancak o TBMM'ndeki İç çekişmeleri ve 2.Grubu kullanarak Büyük Taarruz öncesi bunalımlı günlerde, ikinci adamlık koltuğuna oturdu. Büyük Taarruz ve Lozan sürecinde Başvekil kendisiydi.

Saltanat kaldırılırken Başvekil Rauf Bey'di. Hemen söyleyebiliriz, saltanatın kaldırılmasını hilafetin kalması şartıyla "kerhen" destekledi. Rauf Bey’in ilk Meclisteki en büyük hendikabı, Büyük Şef’in politik zekası karşısında yetersiz kalmasıydı. O’nun vesayeti ve gölgesinden kurtulamıyor, parlayan otoritesini önleyemiyordu. Mustafa Kemal'in TBMM reisliği ve Başkumandanlığı üzerine bir de Reisicumhurluk eklenince, Sarışın Paşa'nın Tek Adamlığı iyice pekişmişti. Lozan sürecinde İsmet Paşa ile Şef arasında kararsız kaldı. İkinci adamlığın İsmet Paşa'ya geçeceğini anlayınca, ikinci dönemde istifa ederek kenara çekildi. Rauf Bey artık muhalifler safındaydı.

Muhalifler ve paşaların gönlünden geçen Mustafa Kemal’in siyaseti kendilerine bırakıp köşeye çekilmesiydi. Bunu beklediler, hatta açıkça istediler... Emrine bir saray verilip baş köşede tutulacaktı. Hüseyin Avni'ye göre kendileri vatanın öz evladı, suyun ötesi Selanik'ten gelen adam üvey evlat sayılırdı. Onlara hak olan siyaset Mustafa Kemal için olmamalıydı. Sarışın Paşa da gayet iyi biliyordu ki, etkisiz kılınınca hemen tepeleyeceklerdi. Bu oyunların hepsi Lozan süreci ve sonrasında gizliden sahnelenmişti. Mustafa Kemal bu oyunların bilincindeydi, satrancını hep ustaca oynuyor, tezgahı boşa çıkarmak için vezir ve şahı sona bırakıyordu...

Unutmamalı ki Rauf Bey’de Mondros Mütarekesinin gizli bir ezikliği vardı. Lozan’a giderek bunu silme umudu doğmuşken, Mustafa Kemal İsmet Paşa’yı öne çıkardı. Hem Rauf'un hem Karabekir'in yıldızını parlatmak istemedi. Rauf Bey de Mustafa Kemal ile İsmet arasında sıkışıp kalmıştı. Lozan'ın gizli bilgilerini 2. Grupla paylaşarak ikili oynuyor, onları şımartıp süreci zora sokuyordu. Mustafa Kemal hakemlik rolünü İsmet Paşa’dan yana kullanınca Rauf Bey ipleri kopardı.

Rauf Bey, İsmet Paşa daha Lozan’dan dönmeden Büyük Şefin yola kimlerle devam edeceğini sordu. Hatta onun etrafını boşaltma tehdidi savurdu. Gazi Paşa'ya göre dereyi geçerken at değiştirilmez, nazın bu kadarı da çekilemezdi. Mustafa Kemal restini çekince Rauf Bey istifa etti, daha doğrusu istifa zorunda bırakıldı (4 Ağustos 1923). İkinci Meclis toplanırken ipler kopmuş demekti. Lozan’dan dönen İsmet’i karşılamamak için seçim bölgesi Sivas’a gitti. Kaybettiklerini zamanla anlayacaktı.

Mustafa Kemal, siyasetin tek oyun kurucusuydu, politikasını da Meclise dayanarak yürütüyordu. Lozan'ın kesinti görüşmelerinde II. grubun sergilediği gürültü ve şamatanın ardında Rauf Bey'in olduğunu biliyordu. Rauf Bey, Karabekir ve Ali Fuat Paşa ile üçlü trumvira oluşturmuşlardı. Devlete verilecek şekil konuşulurken uyuşmazlık yaşanıyordu. Bu pasif direnişin ardındaki en önemli etken saltanatın arka bahçesi, yani Hilafet olmalıydı.

Öyle noktaya gelinir ki, insanlar ne kadar konuşursa konuşsun anlaşamazlar. Zeki bir siyasetçi olmasına rağmen Rauf Bey, Şefin politik zekası karşısında, İsmet ve Fevzi Paşalar gibi uyum sergileyemedi. Çolak Selahaddin, Karabekir ve İttihatçı şüreka tarafına geçmiş, Şefe ısınamamıştı. Mustafa Kemal de Rauf Bey'in ikiyüzlü siyasetine güvenmiyordu.

Büyük Şef sürecin en krıtik aşamasındaydı. TBMM içindeki kaynaşmaya Cumhuriyetin ilanıyla cevap verecekti. Bu ani bir karar bir meydan okuma hatta emrivaki olacaktı. Bu tarihi günlerin arefesinde Karabekir Trabzon’da Rauf İstanbul’da, Ali Fuat Paşa Haydarpaşa trenindeydi. Top seslerini uzaklardan duydular. Tarihin Doğurduğu Adam, Cumhuriyeti onların yokluğunda ilan edecekti. Ancak şurası var ki, Mustafa Kemal bu trumviranın yokluğunu fırsat bilmemiş, onlar bu kokuyu alarak Ankara'dan uzaklaşmışlardı. Yoldaşların Cumhuriyetin ilanını engelleme imkanı kalmamış, eski İttihatçı şüreka ve hilafetçilerle aynı paralele düşmüşlerdi.

Çankaya karşısında küskünler trumvirası oluşturan Rauf Bey, Cumhuriyet hayırlı olsun bile diyemiyordu. Mecliste yaşanan öfkeli bir cumhuriyet hesaplaşması ve kısa bir nekahet dönemi ardından yollarını tamamen ayırdı. Devrimler ilerliyor, otorite yoğunlaşıyor, muhalifler çaresizliğe sürükleniyordu. Basiretleri bağlanmış, beklemedikleri bir anda sanki Trikopis gibi Gazi Paşa'ya esir düşmüşlerdi. Muhalif kafaların anlamadığı gerçek şuydu: Cumhuriyetin ilanından sonra hilafetli teokrasiye bir daha ve asla dönülemezdi.

Rauf Bey ve Karabekir en sonunda Esad Efendinin Mübadiller önergesini fırsat bilerek, hesaplaşmaya girdiler (1924). Ancak bedelini daha ağır ödeyip kaybettiler. Bunun ardından Cumhuriyetin altını oymak için Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile demokrasi oyunu oynadılar. Hukuken ve fiilen partileri dağılmış İttihatçı şürekadan yardım beklediler. Partinin ismini bile onlar koydu. İstanbul’daki Cavid Bey, Kara Kemal ve Hüseyin Cahit takımı Cumhuriyeti karikatürize ediyor, hilafetin ihyası isteniyordu. Ankara ise sıfırdan başlıyormuş gibi devrim üstüne devrim yapıyordu. Şirke bulaşmış Hilafet kaldırılmış, hiç kimsenin aklına gelmeyen şapka devrimi çıkmıştı. Medrese öğretisi Anadolu’da gösterilere başlamış, eski yoldaşlar bilinç tutulmasındaydı. İstiklal Mahkemesi Şeyh Sait İsyanı gibi Şapka gösterilerine de ağır bedeller ödetmişti.

Süreç hep Mustafa Kemal lehine işliyordu. Madem Çankaya’daki Adam’ın bileği bükülemiyor, yükselişi engellenemiyordu, fakat öldürülemez biri de değildi. Ne İttihatçı geleneğimiz bundan azade, ne Yakup Cemil gibi fedailerimiz eksikti. Proje İstanbul’daki İttihatçı Şükrü Bey'den, fedailik de Ziya Hurşid’den gelecekti. Rauf Bey perde arkası kulislerden habersiz olamazdı.

Suikast planının kokusunu alan Rauf Bey Meclisten 45 gün izin alarak, tedavi görüntüsüyle Viyana’ya gidecek, güya olayın dışında kalmış olacaktı. Fedailer de zaten İzmir yoluna düşmüştü. İzmir suikasti ortaya çıktığında, (15 Haziran 1926) Rauf Bey Viyana’da Halide Edip ve Dr.Adnan’ın yanındaydı. Gözleri gazete haberlerindeydi. Sorulabilir. Rauf Bey suikastten habersiz miydi? Kulağına kar suyu kaçıran olmamış mıydı? Arkaplanı yakından izleyenler bilirler ki, eski yoldaşlar ve muhaliflerin hepsi suikastten haberli idiler, “bana değmeyen yılan bin yaşasın” diye köşeye çekilmişlerdi.

Sarışın Paşa'ya gelince pusuya düşmeyecek kadar tecrübeliydi. Ne de olsa İttihatçı gelenektendi. Çıktığı seyahatte bile uyanık geziyor, peşindeki İttihatçı tezgahını gizliden izletiyordu. Cafer Tayyar Paşa bir günlüğüne Ankara'ya gelmiş, Karabekir'le görüşüp yatmadan dönmüştü.Acaba neden? Sarışın Paşa Pusuya düşmedi, düşürülemedi. Gerçek failler de köşeye çekilen yoldaşlar da İstiklal Mahkemesine çıkarıldı. Yargılamada ilginç sahneler yaşandı. Gizli zabıtlar açıklanmasa da, Ziya Hurşid ve ağabeyi Faik Günday tüm bilinmeyenleri Paşa'ya açıklamışlardı. 19 idamlı bu davadan Paşalar beraat ettirildiler, ama duruşmalara gelmeyen Rauf Bey gıyabında on yıla mahkum edildi. Kendinin ve paşaların siyasal hayatına ahlaki bir sorumluluk yüklenmiş, siyasi terbiyeden geçirilmiş oluyorlardı...

Karabekir menkubiyet yıllarını Erenköy köşkünde eski dostlarıyla geçirirken, Rauf Bey dokuz yılını Londra, Paris, Mısır diyarında gezilerle geçirmiş, Hindistan’da kaplan avına bile çıkmıştı. Aftan yaralanıp üvey vatanına döndüğünde, Ankara başka Ankara, Türkiye başka Türkiye olmuş, Reisicumhur İsmet Paşa'nın mürüvvet siyaseti ona kucak açmıştı.

Tarihe yüz sene sonrasından ayrıntıdan ve dışardan habersiz bakanlar şunu bilmeliler ki, Milli Mücadelede hizmeti geçen sivil-asker herkese saygı duymamız dürüstlük borcudur. Bu nokta tarihe düşürülen gölgenin vicdani bir yönüdür. Tam bizim gibi, tam bize göre, tam içimizden birileri olan sırdaş olamamış yoldaşlar ve muhaliflerin rollerini doğru anlayıp, gerçek bağlamına oturtmak da bir görevdir. Bunun için de, yoldaş aktörlerin sadece kendi yazdıklarını ve dedikoduları değil, tüm verileri gözden geçirmek araştırmacı için namus borcudur. Daha önemlisi, söylenmeyen ve söylenemeyenleri, yazılmayan ve yazılamayanları, tarafların eylem ve söylemlerini, psikolojik ruh burkuntularını olaylarla uyuşturmak gerekir.

Şu nokta Milli Mücadele ve erken Cumhuriyetin bir gerçekliğidir. Eski yoldaşlar ve muhaliflerin karşısına çıkan Mustafa Kemal'in oyun kurucu siyaset zekası ve devrimlere yönelişi, uygarlığa şaşı bakanları şoka sokmuştur. Tarih denilen siyaset arenasına bakınca görürüz ki, insanlık tarihine yön veren düşünsel ve felsefi derinliklerin, mitler ve mitolojilerin zamanla netleşeceği bilinse de, her zaman umulan gerçekleşmiyordu. Cemaatten cemiyete ulaşamamış, saltanattan milli devlete evrilememiş 600 yıllık Osmanlı patrimonyalizmi zihinsel kök paradigmalarıyla modern bilincin çok uzağındaydı. Osmanlı devlet değil imparatorluk, millet değil ümmet, toplum değil cemaatti. Böylesi bir toplumsal yapının değişmesi için ya 600 yıl daha beklenecek ya da en az imparator MEİJİ kadar cesur ve radikal olunacaktı. Mustafa Kemal ikinci yolu seçmişti.

HÜKÜM: Kurucu ve inşaacı rollere soyunan veya bunlara reddiye çeken zihinsel aktörlerin kimlik ve kişilikleri, fiil ve eylemleri, düşünce ve ideolojileri yorumlanırken, neyin içinde ne yapıldığını veya neyin yapılamadığını anlamlandırabilmek elbet kolay değildir. Ucuz polemikler ve komplo teorileri de buna çare değildir. Jakobenlik özelliği gereği cumhuriyet modernizmi de sanıldığı kadar arızasız işlememiştir. Gelinen noktada söylenecek şu ki, Rauf Orbay isimli tarihsel öznemiz de, yaşanan süreçlerin etno-kültürel diaspora referanslarından arınabilmiş bir siyasetçi olamamıştır. Onun için anahtar cümlemiz şudur:

Sarayın nimetleriyle büyüyen Rauf Bey ile, hayatının her adımını kendi becerisiyle atan yetim bir çocuğun dünya görüşleri elbet aynı olamazdı. Çünkü o anasının değil tarihin kucağına doğmuş bir adamdı. Anadolu’yu öz değil üvey vatan gören Rauf Bey'in etno-kültürel diaspora bilinci ve “seçilmiş travması”, tarihin doğurduğu adamın kurduğu ulus-devletin eşitlikçi cumhuriyet yurttaşlığı ve uluslaşma paradigmasına ısınamadı. Bundan dolayı da yoldaş oldu ama sırdaş olamadı. Günümüzdeki ideolojik tosuncuk ve palazları gibi...

▪︎ OSK /29 Temmuz 2022

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar