Tarım News
İstanbul
DOLAR18.6349
EURO19.4274
ALTIN1059.1
Osman Selim Kocahanoğlu

Osman Selim Kocahanoğlu

Mail: [email protected]

ATATÜRK, CUMHURİYET VE MEDRESE KAFASI -1

Geçen hafta 1922 yılı Hakimiyet-i Milliye kolleksiyonunda dolaşırken bir başyazıya rastladım. Başyazarımız bu yazıyı dinlediği bir Meclis görüşmesi üzerine yazasıymış. Ben de TBMM zabıtları arasında gezinerek o görüşmeleri buldum. Meğer bu görüşmeler Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti bütçe görüşmeleri imiş.

Mustafa Kemal Büyük Taarruzu başlatmak üzere 17 Ağustosta cepheye hareket etmiş, 26 Ağustosta da Kocatepe'de hücum emri vermiştir. Piyade ve süvari birliklerimiz Yunan ordusunu dört yandan çevirerek önce Afyon'u düşürmüş, sonra da Trikopisi esir ederek 9 Eylülde de İzmir'e girmiştir...

Konumuz burası değil Ankara'dır. Mustafa Kemal orduların başında İzmir'e yürürken, TBMM'inde de Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti bütçesi görüşülüyor.. (TBMM ZC. C.22, İçtima senesi:3, İçtima:90, 24 8.1338(1922), c.22, s.332) .

24 Ağustos tarihli celsede Şer'iyye Vekili Abdullah Azmi Bey sunuşunu yapmıştır. Ona göre Şer'iyye vekaleti Osmanlıdan beri öksüz bırakılan bir kurum olduğu için, medreselerin yeni kadrolar ihdas edilerek, diriltilmesi (imal edilmesi) gerekiyor, Vekalet bütçesinin meclis tarafından kabul etmesi isteniyordu.

Kısa geçiyorum. Şeriyye Vekiline göre yanındaki bir fetva emini ve üç azadan ibaret küçük bir bir üfta heyeti ile devasa hizmetleri yürütemiyordu. Dolayısıyla kendine de diğer Vekaletler gibi bir müsteşar ve yeterince fetva kadrosu verilmeliydi.

Bunun ardından ilk sözü Edirne Mebusu Şeref Bey (Aykut) alarak, bu kutsal hizmetlerin önemini belirten uzun bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmada Osmanlının Fatih'ten başlayıp Endülüs macerası ve Viyana kapılarına kadar uzanan şanlı fütühat sahneleri gözler önüne serilir. Öyle bir hamaset penceresi ki insanın gözleri yaşarır. O halde şanlı şerefli Osmanlı fütuhatında en büyük pay İslamındır. O halde devletin en önemli bu makamı yeniden ihya edilmelidir. Kısacası Osmanlı medreselerinin İslami esaslara dayalı eğitim sistemine geçilmelidir. Tanzimat döneminden beri Batılılaşma uğruna din eğitimi ve medreseler ihmal edildiği ve yönümüz Batıya çevrildiği için devlet bu hallere düşmüştür.

Konuşmanın ayrıntı ve yorumuna girmeden iddia edebiliriz ki, Bab-ı Meşihat'ın (Şeyhülislamlak) etkin olduğu gerek klasik dönem gerek birinci ve ikinci Meşrutiyet Meclisleri dahil o zamana kadar din ve tarikat hamasetine dayalı böyle bir konuşma yapılmış değildir. Konuşmasının en can alıcı ve vurucu cümlesi aynen şudur:

"....Efendiler TBMM'nin hükumetine istikamet verme hakkına yalnız ve yalnız Şer'iyye Vekili haizdir."

Zabıtlara bakınca görürüz ki Şeref Bey'in bu heyecanlı kürsü hamasetine oturduğu yerden ayağa kalkarak ilk müdahale Afyon Mebusu Hamdullah Suphi Bey'den gelir. Şöyle:

".... Şeref Bey, Şeref Bey! Biz sizi böyle tanımıyoruz. Efaliniz ile kavliniz birbirine hiç uymuyor. Efali ile kavli bugüne kadar kendini tanıtan adam, bu konuşmayla kendini red ve inkar ediyor..."

Anlaşılan o ki Hamdullah Suphi konuşmayı zor dinlemiş ve bu safsatalara infial duymuştur. Bundan sonra Nusret Efendi gibi birkaç mebus daha bütçeyi destekleyici konuşma yaparlar.

24 Ağustos 1922 tarihli bu görüşmeler yarım kaldığı için devamı 28 Ağustos 1922 perşembe gününe bırakılır. Bu celse de Musa Kazım efendi riyasetinde açılır. Ancak 24 tarihli ilk görüşmeden üç gün sonra 27 Ağustos 1922 tarihli Hakimiyet-i Milliye'de isimsiz (***) bir başyazı çıkacaktır.

28 Ağustos günlü görüşmede medrese tayfasından İsmail Şükrü Efendi (Afyon) söz alır. Konuşmasında sözünü Hakimiyet-i Milliye'nin yazısına getirerek, "bu menfur ve kerih manzara" karşısında bütçe konuşulamaz" ifadesini kullanır.

Şeref Bey bu yazıdaki muhatabın doğrudan kendisi olduğunu bilerek, "ben o adama cevap vermesini bilirim, ancak cephe ortamı nedeniyle" susacağını söyler. Bunun arkasından başka bir medrese öfkesi kürsüye gelir. Balıkesir mebusu Hasan Basri Bey(Çantay), olanca kin ve öfkesini Hakimiyet-i Milliye yazarına boşaltacaktır:

- Arkadaşlar içimizdeki vahdeti ihlal eden bu alçaklar artık susturulmalıdır! .

Bu öfke ve hiddete karşı gene Hamdullah Suphi Bey'in Türkçü öfkesi yükselir. Oturduğu yerden ayağa kalkarak şunları söyler. Zabıtlara geçen sözleri aynen:

- " Alçak sözünü Basri Beye aynen iade ederim. Alçak yok fikir ihtilafı vardır. Bu söz size aittir..."

Medrese öfkesi elbette susamaz, Hasan Basri bunun altında kalamazdı. Ayen:

- O halde alçak sensin!

Hamdullah Suphi alçak olmuştur. Sanırım yumruklar falan konuşmamıştır. Gerginleşen ortamda devreye Heyeti Vekile Reisi (Başvekil) Rauf Bey'in girdiği görülür. Arkadaşlar, zafer beklediğimiz şu günlerde lütfen bu sözlere bir son verelim. Bunların cezasını ilerde ben öderim, diyerek ortalığı yatıştırmaya çalışır. Duyarsızlığı ortada...

Bunun ardından Mazhar Müfid, Hüseyin Taki, Hüseyin Avni, Yahya Galip, Abdülhalim Çelebi gibi mebuslar konuşur ve yeterlik önergeleri sonunda Şer'iyye Vekaleti Bütçesi kabul edilir...

Geleceğimiz nokta şurası. Gerek Şeref Bey'in konuşması gerek ondan aşağı kalmayan diğer konuşmalar üzerine şimdilik biz bir yorum yapmayalım. Çünkü çürümüş medrese kafasına gereken cevabı Hakimiyet-i Milliye yazısından okuyacağız.

Sadece şunu belirtelim ki, bu imzasız yazıyı acaba kim yazmıştır? Biliriz ki o günlerde Hakimiyet-i Milliye Mahmut Soydan (1883-1936) isimli Harbiye kökenli bir subay yönetimindedir. Mustafa Kemal'in havarilerinden olup gazetenin başyazılarını bazan kendisi bazan Yunus Nadi yazmaktadır. Hatta Mustafa Kemal 'in yazdığı bile söylenir. Ancak o tarihte Mustafa Kemal cephede olduğu için bu görüşmelerden haberi olmasa gerekir. Yunus Nadi de Yedi Gün'le uğraştığı için o da olmamalı. Bu yazı olsa olsa Mahmut Soydan'ındır.

Bu arada şunu söyleriz ki, Büyük Taarruz günleri ve ortamında bu küflü gericilik hamasetine karşı, henüz oturmamış bir devlet yapısı var gibi görünse de, 1921 Anayasasıyla milli hakimiyet ilkesi iyice somutlaşmıştı. Bütün bunlara rağmen bir yıl sonraki Cumhuriyet ufku bu yazıda tüm haşmetiyle kendini gösteriyordu. Kısacası Mustafa Kemal cephede olsa bile onun ve Cumhuriyetin gizemli ufku bu yazıda parlıyordu.

Bir nokta da şurası ki, Büyük Taarruz ve zaferin geldiği ve kan gövdeyi götürdüğü günlerde, TBMM'ndeki medrese kafalı mebuslar vatan savunması yerine fütuhat devri ve İslam hamaseti ile akıntıya kürek çekiyor, uygarlık karşısında bitmiş tükenmiş Osmanlı özleniyordu. Sanki TBMM hükumetinin düzgün bir gelir kaynağı varmış, işgal kaldırılmış vatan kurtulmuş da bunlar medreselerle uğraşıyor, bütçeden yeni zamlar isteniyordu. Halbuki Mehmetçiğin bacağında donu, ayağında çarığı yoktu.

Diğer nokta ise medrese zihniyetinin yeniden diriltilmesi istenirken, Anadolu medreselerinde okuyan 18.000 molla askerlikten muaftı. Vatan savunması için askere gidecek yerde bu dehlizlerde besleniyor, "elif küsün enni" ezberliyorlardı. Çanakkale ve Sakarya'da olmadıkları gibi Büyük Taarruzda da yoklardı...

Aslında akademik bir değerlendirme yapılması gereken bu konuyu şimdilik burada keserek Hakimiyet-i Milliye'nin imzasız başyazısını yarın sunalım....Bakalım kimlere ve niçin öfkeleniyor, hangi mesajları veriyordu. Şunu da belirtelim ki bu yazı, yüz sene öncesinin koşullarında üslup ve derinlik açısından entelektüel düzeyi oldukça yüksek bir makaledir.

(*) Not: Mustafa Kemal'in arkasındaki kişi Mahmut Soydan'dır.

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar