• DOLAR
    5,9234
    %0,04
  • EURO
    6,5710
    %0,05
  • ALTIN
    297,39
    %0,21
  • BIST
    7,7891
    %0,14
Kentleşme, kentlileşme…

Kentleşme, kentlileşme…

Denizden uzak yaşayan tüm insanlar gibi, yıllardır Ankara’da yaşayan bizim özlemimiz de denizdi.

 

Denizden uzak yaşayan tüm insanlar gibi, yıllardır Ankara’da yaşayan bizim özlemimiz de denizdi. Haftalardır okyanusta seyreden bir geminin karayı ilk gören tayfasının, “kara göründüüü!” diye müjde vermesi gibi, yaz tatiline giderken, bizde de denizi ilk gören “deniz göründüüü!” diye müjde verirdi…

Ankara’dan ayrılmaya karar verdiğimizde, elbet tercihimiz denizi olan bir kent olacaktı. Emekli olacak olsaydık, herkes gibi biz de Ege’de küçük bir ilçeyi seçerdik. Ama daha çalışacak yaşta olduğumuz için gideceğimiz yer, denizi yanında üniversitesi de olan bir kent olmalıydı.

Bu kent Samsun oldu ve 1990 yılında taşındık. Fakat Samsun’a geldiğimizde denizi bulamadık. Kente gelene kadar denizi görüyordunuz, ancak kente girince deniz kayboluyordu.

***

O yıl 19 Mayıs’ta Mimarlar Odası, “Eski Samsun Fotoğrafları” sergisi açmıştı. Fotoğraflara bakınca başka bir kenti seyreder gibi oldum: hilal şeklinde bir koy; insanların denize girdiği, gençlerin top oynadığı geniş kumsallı, göz alabildiğince uzanan bir sahil; sahilden hafif bir meyille yukarıya doğru yükselen bir araziye yerleşmiş bir kent; deniz havasının kentin her tarafına yayılmasını ve tüm evlerden denizin görülmesini sağlayacak şekilde planlanmış, istiridye kabuğundaki çizgiler gibi yukarıdan sahile inen sokaklar ve sokaklarda bahçeli iki katlı küçük evler…

Benim fotoğraflara hayranlıkla baktığımı gören yaşlı bir hanımefendi, çok yakınını kaybetmiş bir insanın hüznüyle bana olayı anlatmak gereğini duydu: “Samsunumuz eskiden işte böyle güzeldi. Bir gün Menderes geldi, Meydan’da nutuk attı, ‘Samsun’u cennet yapacağım’ dedi. Sonra denizi doldurmaya başladılar, ardından liman yaptılar ve bir gün baktık denizimiz kaybolmuş!”

Samsun yalnız denizini kaybetmemiş, kent dokusunu da yitirmişti. Sahile inen sokaklar gitmiş, denize paralel caddeler gelmiş; küçük evler yıkılmış, yerlerine yanaşık düzende, Çin Seddi gibi çok katlı apartmanlar yapılarak kentin hava dolaşımı ortadan kaldırılmış; rant uğruna bahçeler de yok edilmiş olduğu için kent içinde tek bir ağaç kalmamış. Öyle ki bozkırdaki Ankara, Samsun’dan daha yeşildi…

***

1994 yerel seçimlerinde bir arkadaşım belediye başkanı adayı olmuştu. Kendisine, “seçim konuşmalarında yararlanabileceği metinler yazabileceğimi” söyledim. Kabul etmesi üzerine ilk yazıyı şöyle yazdım: “DLH’nin önünden (kentin girişi) Mert Irmağına (kentin çıkış) kadar, Trabzon yolu ile deniz arasında kalan tüm yapıları yıkıp yeşil alan yapacağım. Kent dışına yeni bir liman yapacağım. Mevcut limanı ‘Su Sporları Merkezi’ne dönüştüreceğim…”

Bunları, 1984-89 yılları arasında İstanbul Belediye Başkanlığı yapmış olan Bedrettin Dalan’ın, Haliç kıyısını temizlemesinden esinlenerek yazmıştım. Haliç kıyısında, her biri Samsun Limanı kadar büyük onlarca büyük sanayi tesisi vardı ve bunların atıkları güzelim “Altın Boynuz”u pislik yuvasına çevirmişti. Sayın Dalan beş yılda bunların hepsini kaldırdı ve Haliç’i bugünkü haline getirdi.

Ancak arkadaşım, benim önerilerimi çok uçuk buldu ve bunlardan söz etmedi.

***

Kentler insanlar içindir. Kent içinde sanayi tesisi, liman vs olmaz. Kent yöneticilerinin önceliği, hemşerilerinin bedensel ve ruhsal sağlığını korumaları ve mutlu olmaları için gerekli alt yapıyı oluşturmak olmalıdır. Bu konuda kent plancısı, mimar, çevre bilimci, çevre sağlıkçısı gibi uzmanlardan yararlanırlar…

Samsun’a Liman yapılması gündeme geldiğinde, elbette belirlenen yere itiraz eden, kent dışına yapılmasını isteyen, kent kültürüne sahip bilinçli yurttaşlar olmuş; ancak bunlar seslerini bile duyuramamışlar. Mimar ve Mühendis Odaları dava açmış. Fakat o zaman “Yargı Bağımsızlığı” olmadığı için (Yargı Bağımsızlığı 1961 Anayasası ile kazanıldı) aykırı karar veren yargıçları Menderes ya “resen” emekli ettiği ya da sürgüne gönderdiğinden lehte bir karar çıkmamış. Halk da temel atma töreninde davul zurna çalıp horon teperek, büyük bir coşku ile olayı kutlamış!

***

Geçen hafta hasta olan bir arkadaşımı ziyaret etmek üzere, bir günlüğüne gittiğim İstanbul’u görünce, Samsun ile ilgili yukarıdaki anılarım aklıma geldi.

Kızımın evinin bulunduğu Suadiye’den Marmaray’a bindim. Tren yolunun sağında ve solunda, kale duvarı gibi dizilmiş yüksek apartmanların arasından giderken, üstü açık bir tünelde yolculuk yaptığımı sandım. Oysa geçmiş yıllarda Ankara’dan İstanbul’a gelirken, İzmit’ten sonra denizi, İstanbul başladıktan sonra da plajları, adaları ve yol kenarına dizilmiş özenli bahçeler içindeki güzelim köşkleri seyretmek için pencere kenarından ayrılmazdık. Şimdi ne plaj kaldı ne köşk, adaları ise görmek olası değil…

Arkadaşımın yattığı hastaneden Çamlıca Tepesi görünüyordu. Geçmişte Acıbadem’de bulunan Çamlıca Asker Hastanesi’nde çalıştığım için anılarımda özel yeri olan Çamlıca’yı tanıyamadım. Tepedeki antenler görüntü kirliliği oluşturuyordu gerçi ama tümünü bir araya topladıkları deve gibi yeni yapıyı da beğenmedim. Batı’da çoğu kentte bulunan televizyon kuleleri gibi, daha estetik bir şey yapılabilirdi.

Eskiden eteklerine bile imar izni verilmeyen Çamlıca, neredeyse tepeye kadar bina dolmuş, binaların yüksekliğinden adeta ortada tepe kalmamıştı.

Yahya Kemal günümüzde yaşasaydı gene İstanbul’a aşk şiirleri yazar mıydı? Düşünsenize, İstanbul’da ne “bakacağı bir tepe” ne de “efsunlu güzellik” kaldı! Güzellikleri gibi büyüsü de gizemi de betona gömülmüş…

Hani, “İstanbul’a ihanet ettik” demişlerdi ya! Öyle görülüyor ki olay ihanet değil, İstanbul katledilmiş ve “Kanal İstanbul”, tabuta çakılan son çivi olacak!

***

İnsanlık tarihinde uygarlaşma kentleşme ile başlamıştır. Kent kültürüne de sahip olan Atatürk, Ankara’yı kurarken Avrupa’dan Kent Bilimciler getirmiş. Kent Plancısı Prof. Jansen, o zaman Kale’nin eteğine yerleşmiş, birkaç bin nüfuslu küçük bir kasaba olan Ankara’nın, ileride 300 bin nüfuslu bir kent olabileceği varsayımına göre bir plan yapmış. Plana göre Tandoğan’a havalimanı yapılacakmış. Atatürk daha büyük düşünülmesini istemiş; havalimanı için Etimesgut’u önermiş. Daha sonra “Atatürk Bulvarı” adını alacak olan Yenişehir’in ana caddesinin, 5 gidiş 5 geliş, 10 şeritli olmasını istemiş. O tarihlerde Ankara’da belki 10 otomobil bile olmadığı için, herkes bunu çok abartılı bulmuş ve 6 şerite ikna edilmiş. Bu yolun kenarına alış-veriş ve işyeri olacak 4 katlı binalar, arka taraflara da 2 katlı bahçeli evler yapılması planlanmış.

Bu plana göre kurulan Ankara’da, daha sonra nüfus arttıkça, yeni yerleşim alanları açılacağına, 1950’den itibaren rantiyecilik öne çıkmış ve kentlerimizi kanserleştiren “yık-yap”çılık başlamış. Buna karşın, altyapısının planlı olması nedeniyle, Gökçek gelene kadar Çankaya’dan baktığınızda yeşillikler içinde bir kent görürdünüz. Gökçek’ten sonra Ankara tanınmaz oldu. Belki de amaçları buydu: Atatürk’ün izlerini silmek!

Kent kültüründen/ kent bilincinden yoksun, yani kentlileşmemiş yöneticilerle kentleşmek olası değildir. Samsun Limanı yapılırken bilinçli yurttaşlarla Mimar ve Mühendis odalarının uyarılarını dikkate almayanlar örneğinde olduğu gibi, kentlileşmemiş insanlar bilim, kültür, sanat insanlarından yararlanmaya, onlara danışmaya gerek görmezler. “Ben yaparım olur” derler ve yaptıkları Nasrettin Hoca’nın “kar helvası” gibi olur. Sonuçta ortaya kent değil, büyük köyler çıkar. İstanbul dahil, tüm kentlerimizin birer büyük köye dönüşmesinin nedeni budur…

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM