Tarım News
İstanbul
DOLAR18.6452
EURO19.6449
ALTIN1077.0

Yalçın Baykul yazdı: Şehrin en muzip delikanlısı Bülent Tezcanlı

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
Yalçın Baykul yazdı: Şehrin en muzip delikanlısı Bülent Tezcanlı
Abone ol
Yalçın Baykul, Tiyatro dergisinde sürdürdüğü portreler yazılarına Berlin'de yaşayan çok yönlü sanatçı Bülent Tezcanlı ile devam ediyor.

ŞEHRİN EN MUZİP DELİKANLISI BÜLENT TEZCANLI

Yalçın BAYKUL

 ''Güneş, diz çökenlerden önce, ayakta duranları aydınlatır.'' Y. KEMAL

Yüz Yüzlü Adam

Daha adını duyar duymaz gülümsediğiniz insanlar vardır. Yaptıklarıyla, anlattıklarıyla, duruşu, bakışı ve yürüyüşüyle içinize ferahlık veren insanlar. Muhabbetine doyamadığınız, anlattıklarının bitmesini istemediğiniz, mutlaka başkalarıyla da paylaşmak, ne pahasına olursa olsun kalıcı olmasını istediğiniz. Dünyada kelebek adımlarıyla yol alan, ama yüreklerde kalıcı izler bırakan, çevrelerindeki sevgi çemberini genişletip olabildiğince ilginç, vazgeçilmez ve bir o kadar da özgün insanlar. Kendilerince sürdürdükleri yaşam kavgasında, kimseye yük olmamaya, kimseye borçlu kalmamaya özen gösteren incelikli ve duyarlı insanlar...

''Yıl 69. Londra üzerinden gelerek Berlin/Tempelhof Havaalanı'na indiğimde, omuzuma astığım çantamda iki şişe iskoç viski, cebimde beşbin doyçe Mark'a yakın para ve bir miktar da Sterlinim var. Elimde ne bir adres, ne bir tavsiye mektubu, ne dil ne yol yordam biliyorum; ama bildiğim tek şey burada tutunmak ve ilk fırsatta bir iş kurmak zorunda olduğum. Kendimi Kant Caddesi yakınlarında bir pansiyona atıp şehri keşfe çıkıyorum. Yoluma bir Yugoslav lokantası çıkıyor, içeri dalıyorum; şansıma işyeri sahibi biraz Türkçe biliyor. Onun sayesinde hem yemek sorunu yaşamıyorum, hem de bizim hemşoların bulunduğu mahalle ve mekanları öğreniyorum. Gelişimin üzerinden daha iki hafta geçmeden bir Türk lokalinde davulcu olarak işe başlıyorum. Ardından gelsin meyhaneler, düğünler, sünnetler, kutlamalar...''

Kırklareli'li Bülent Tezcanlı'nın en az on dizi filme yetecek, macera romanlarını aratmayacak hayat hikayesi böyle başlıyor. Yeri geliyor bir düğün orkestrasında gitar çalarken görüyoruz onu, yeri geliyor bir tiyatro ekibinde bir role hayat veriyor, yeri geliyor, oyun müzikleri yapıyor... Bir bakıyorsunuz bir düğünde Komparsita çalarken, bir bakıyorsunuz Schaubühne'de Şaman müzikleri icra ediyor... Bir bakıyorsunuz Paris'te Yılmaz Güney ve Elia Kazan'ın yanında boy gösteriyor, bir bakıyorsunuz Tuncel Kurtiz ile al takke ver külah, bir bakıyorsunuz Aziz Nesin ile rakı masasında... 
Hele fotoğraf albümlerine bir göz atacak olsanız Sezen Aksu'sundan Şener Şen'ine, Ayla Algan'ından Kerim Afşar'ına, Ayşe Emel'inden Sarp Kuray'ına, Fatoş Güney'inde Peter Stein'ına, adlarını saymanın sayfalar alacağı bir çok ünlü ile teşviki mesaide bulunduğunu görüyor ve  şaşkınlıklardan biri geçmeden öbürüne zıplıyorsunuz elinizde olmadan. O gülümseyen şahin bakışlar her fotoğrafta ayrı bir renk ve özgünlükle karşınıza çıkıveriyor.

''Yüz Yüzlü Adam'' diye bir film öyküm vardı; Bülent'in yaşamı bu öyküye nal toplatır nitelikteydi desem yalan olmaz. Klarnetle şopar havaları, gitarla dans müzikleri, kanunla klasik Türk Sanat Musikisi çalan Bülent, eline geçirdiği her şeyden müzik devşiren eşsiz bir yeteneğe de sahip.

Testere Çalan Adam

''Babam Bulgaristan'dan göçüp Kırklareli'ne yerleşmiş; berberlikle hayatını kazanıyor. Ama elinden her iş geliyor. Araba tamirinden inşaata, diş çekmekten, kırık çıkıkçılığa, sünnetçilikten terapistliğe akla gelen gelmeyen her şeyden anlardı babam. Çok komik bir adamdı. Gazeteden bir cümle okur, alır onu evirir çevirir bütün mahalleyi donuna işetinceye kadar güldürürdü. O sebeple evimiz hiç boş kalmazdı. Yemeğini rakısını kapan bizim evde alırdı soluğu. Sabahlara kadar Balkan havaları çalar söylerdik; Bazen sabahı ettiğimiz bile olurdu. Kırklareli'nin neşe kaynağıydı babam, bizleri de öyle şen şakrak, yardımsever yetiştirmek isterdi. Ama biz onun gibi olmak için daha yüz fırın ekmek yememiz lazımdı. Bi defa onun yerine ben bir diş çekecek oldum, adam haftasına kalmadan iltihaptan komaya girdi. Akıbeti hala meçhul! Ha ha ha!'' 

Babanın hünerleri bununla bitmiyor, çok iyi derecede Bulgarca ve Rusça bildiği için sürekli olarak Emniyet'e MİT'e çağrılıyor; bazı kayıtları, bilgi ve belgeleri çevirmesi için. Soğuk savaş döneminde öyle artıyor ki bu angaryalar, Tezcanlı Berber'in kapısından MİT'in cipi eksik olmuyor, o da Emniyet'e gidip gelmekten usanıyor artık. ''Berbere getiriverin bütün evrakları beya! Sizin yüzünüzden dükkan işletemez oldum! Canıma tak etti artıkın be ya!'' diye çıkışıyor görevli memurlara... O günden sonra bütün Bulgarca ve Rusça evraklar Berbere getiriliyor. Berber yavaş yavaş İstihbarat Daire Başkanlığı'na dönüşüyor. 

''En son havadisleri öğrenmek isteyen herkes bizim dükkanda alırdı soluğu, ipini koparan kafayı ''alaburus'' yaptırmaya gelirdi de yetiştiremezdik işleri. Haftanın bazı günleri de komşu köylere giderdik, sağlık kontrolleri ve bekleyen traşlar için. Her köyün ayrı bir günü vardı, deftere yazılı...''
Ne gariptir ki aynı tarihlerde hep ayazması, harman yerleri, gündöndüleri, akasyaları ve kiraz bahçeleri ile içimde yer etmiş olan  doğduğum köy de iki adım ötedeydi. Kaderin nasıl bir cilvesi ise Bülent'in hiç unutamadığı aşkı da Karahıdır Köyü'ndendi.

Bıçkın delikanlı Bülent kendine babasından daha farklı hedefler belirliyor. Onun dini imanı müzik oluyor. Çoğunluğunu şopar kankaların oluşturduğu bir orkestrada davulcu olarak o düğün senin bu düğün benim köy köy dolaşıyorlar. Yeri geliyor parklarda konserler düzenliyor, yeri geliyor Orduevi'nde sahneye çıkıyorlar. İnsanların ruhlarına dokunuyor yaptıkları müzikler, ''Ölüler bile kalkıp göbek atar, çılgınca dans ederdi biz çaldığımızda'' diyor. Hiç unutamadığı bir anısını gözleri buğulanarak anlatıyor. 

''Orman içinde ilerleyen bir köy yolundaydık. Ormanda kesim yapan bir ekibin yanından geçiyorduk. İşçilerden bir elindeki testereyi yere attı; öyle deli bir ses çıkardı ki testere cuyyyyiiiihuoooooluuuung diye orada kalakaldım 'O nasıl bir ses lan aga!?! dedim kendime. Hemen yandaki şopar kızana dedim ki 'Ver lan şu kemanın yayını!'' önce biraz nazlanacak oldu, ''Sokayım kemanının yayına be!'' diye çıkışınca, hiç bir şey anlamadan uzattı. Testereyi aldım ve o sihirli sesleri çıkarmaya başladım. Orman işçilerinin ve bizim şoparların gözleri yuvalarından dışarı fırlayacaktı....Tam tahmin ettiğim gibiydi, insanın kemiklerini acıtan bir sesi vardı testerenin. Sonra Berlin Metrolarında çok ekmeğini yedim Testere Müziğinin. Paraya para demiyordum.''

Humbolt Üniversitesi'nde Darbuka Çalan Adam

Artık bir sokak çalgıcısıdır Bülent. Bir gün şehir merkezinde bir kilise önünde kurulan Noel Pazarında yeteneklerini sergilerken Akerdeonuyla güzel ve canayakın bir Alman kızı eşlik eder kendisine. Daha sonra kızın babası olduğu anlaşılan ak saçlı bir adam da katılır müziklerine. Doğaçlama olarak uzun uzun çalarlarlar. Çevrelerindeki dinleyici kitlesi artıkça artar; dev bir konsere dönüşür gösterileri. Hele Bülent'in testereyi bırakıp darbukasını eline almasıyla bir anda çılgın bir şaman ekstazesine dönüşür gösteri. Dans edenler, çığlık atanlar, gözlerindeki yaşlarla tezahüratta bulunanlar, yerinde duramayanlar, kendini zaptedemeyenler...Berlin merkeze sanat tanrısı Diyonisos ile aşk tanrıçası Afrodit postu sermiş gibidir... Bir an müzik dininin büyüsü kaplamıştır her yanı. 

Ortaya koyduğu foteli parayla dolar Bülent'in. Etkinlik bununla da bitmez bir sürpriz daha gelmiştir ayaklarına. ''Kız akeordeon da çalıyordu, asıl uzmanlığı oydu. Babası da Doğu Berlin'deki Humbolt Üniversitesi'nde müzik profesörüymüş. Bana 'Bu büyüleyici darbukanızla birlikte gelecek hafta misafirimiz olur musun?' dediler. 'Seni almak için bir araba göndereceğiz.' falan fıstık...''

''Abi, bir gittim, koca salonun koltukları otomatik olarak tavandan aşağıya iniyor. Bir anda içeri yüzlerce kişi doluşuverdi. Meğerse uluslararası bir müzik festivali düzenlemişler ve ben de onur konuğuymuşum. O gün tarağımla darbuka çaldım, adamlar ayakta alkışladılar. Konser bitti beni bir odaya çağırdılar; beyaz örtülü masanın üzerinde tepeleme Doğu Alman Markları, üzerinde Karl Marx'ın fotoğrafları olan... Bunların hepsi senin dediler. Bir poşet dolusu para, arta kalanını da darbukanın içine tıkıştırdım.'' 
Kahkahalarla gülüyoruz. ''Ee ne yaptın o kadar parayı?'' diye soruyorum. 
''Ne yapacağım, dışarı çıkarmam yasak, çıktım alışverişe kendime iki adet saksafon, üç adet tam teşekküllü fotoğraf makinesi ve bol miktarda film, bir de akerdeon aldım. Yine de bitiremedim parayı, Batı'ya dönüşte tüm arkadaşlara Marx'lı DDR Mark'larını hediye ettim hatıra olarak. Şu anda o paraların birine 100 Euro veren var... bendeyse bir tane bile kalmadı.''

Kanun Çalan Kanunsuz Adam

Sonra kanuna merak salar Bülent. Kısa zamanda onu da çözüp meyhanelerlerde çalmaya başlar.  Hem testereci, hem darbukacı, hem davulcu hem de kanunidir şimdi. Artık hem düğünlerin, hem meyhanelerin aranan sanatçısı olmuş, tek bir akşamı bile boş geçmemekte, paraya para dememekte, duman ve alkol çeşitleriyle gününü gün, gecesini gece etmekte, çiçekten çiçeğe konan bir balarısının mutluluğunu yaşamaktadır. 

Ancak her şey öyle göründüğü gibi güllük gülistanlık değildir. Kader ağlarını örmüş, su uyumuş Yabancılar Polisi uyumamıştır. Gelirken aldığı vizenin süresi dolmuş, artık kaçak durumuna düşmüştür. Yaptığı başvurular sonuç getirmemiş Yabancılar Polisi tarafından eline onun ''Siktirname'' dediği ''Zorunlu Çıkış'' belgesi tutuşturulmuştur. Acıklı son gelip kapıya dayanmıştır. 

Polisler tarafından kargo paketi gibi bir uçağa bindirilip İstanbul'a postalanır Bülent. Giderken de tüm komşuları, arkadaşları ve müzisyen dostlarıyla sarılıp vedalaşır. Ancak bunu gururuna yediremez ve Yeşilköy Havalimanı'nda bulduğu ilk Doğu Alman uçağı ile soluğu yeniden Demokratik Almanya Cumhuriyeti DDR'ye ait Schönefeld Havalimanı'nda alır. Sonra bir banliyo treniyle Batı Berlin'e geçiverir. Gece her zaman çaldıkları Meyhaneye girdiğinde tanıyanlar gözlerine inanamazlar, sabah sınırdışı edilen adam akşam geri dönmüştür. Kaçak güreşmeyi hiç sevmeyen biri olarak kaçak kaçak çalmayı sürdürür. O dönemlerde bir kaç kez yinelenir bu kedi fare oyunu. 
Bir akşam çaldıkları lokalde aralarda ve sahne değişimlerinde sihirbazlık numaraları yapan bir personel gelmediğinde Bülent çıkıverir sahneye; başlar bildiği bir kaç sihirbazlık numarasını uygulamaya. Aslında espri olsun diye çıkmıştır ama izleyicilerden büyük alkış ve beğeni alır, o akşam programa çıkanlar arasında ünlü bir sanat müziği yıldızı da vardır.''En çok da o alkışladı beni'' diyor Bülent. ''Gülmekten kırılmıştı; kokoş kokoş bana dedi ki  ''Ay vallahi az piç değilsin be Bülent'çiğim!''

Sonra hiç hoşlanmasa da adı ''Piç Bülent''e çıkıverir dostumuzun... ''Hatta bir gün Aziz Abi'ye (Nesin) sordum, dedim ki Abi bu isim bana yapıştı kaldı ne yapayım?'' diye. O da dedi ki: ''Oğlum, dert etme, bu akıllı, kıvrak zekalı, becerikli, işbilen anlamına gelir, ayrıca sana yakışmış da! Hiç dokunma!''

Birden konuya Aziz Nesin'in dahil olmasına şaşırıyorum. Ama Bülent böyle işte! Dünya yıldızları ile aşık atmışlığı olduğunu bildiğim halde soruyorum anlatıyor: '' Aziz Abi her Berlin'e gelişte bende kalırdı; az hovardalık yapmadık onunla. İyi sohbet eder, gülme krizlerine girerdik. Her konuşmasında benim de yanında olmamı isterdi. Hem o ''Aydınlar Dilekçesi'' döneminde, hem ''Yüzde Altmış'' olayında, hem de Sivas'tan paçayı kurtardığı dönemde çok dertleşmişliğimiz vardır.'' İki muzip insanın buluşmasından daha doğal ne olabilirdi? ''Aziz Nesin'den hiç unutamadığın bir anın var mı?'' diye sorduğumda, ''Yatağının altında hep bir kasa domates bulundurur, he fırsatta ağzına bir domates atardı. Benimle geyik muhabbeti yapmayı, çaldığım programlara katılmayı ve güzel ve akıllı kadınları severdi.'' diyor.

Haldun Taner'in Akerdeoncusu Olan Adam

İşte o çıktığı yerlerden birinde tarakla darbuka çalarken Tuncel Kurtiz ile yolları kesişiyor. ''Darbuka çalmama hasta olurdu; her fırsatta bana darbuka çaldırıp kendinden geçerdi'' diye başlıyor anlatmaya... ''Bir akşam çaldığım yere geldi soluk soluğa... Sahnedeyiz yanıma geldi 'Haydi al darbukanı seni bir yere götüreceğim, itiraz yok!' dedi. çıktık meyhaneden taksiye atlayıp Schaubühne'ye geldik. Sahnede prova var ''Keşanlı Ali''yi sahneliyorlar, yanda canlı canlı bir klasik müzik orkestrası, en az yirmi kişi, piyano, kemanlar, çellolar... Bana dedi ki bu yavşaklar bizim müziğimizin ruhunu veremiyorlar, dokuz sekizden de bi bok anlamıyorlar. Senin görevin onlara bu dokuz sekiz ruhunu aşılamak!' Oturdum çaldım. Bütün orkestra bana uydu. Peter Stein'ın bile ağzı açık kaldı, gelip beni tebrik etti.''

Muzip dostumuzun 80'li yılların başında dünya yıldızı yönetmen Peter Stein'ın yardımlarıyla kurulan Schaubühne Türk Tiyatrosu macerası böyle başlıyor. Kimler yok ki kadroda... Beklan Algan, Ayla Algan, Şener Şen, Tuncel Kurtiz, Kerim Afşar, Macit Koper, Başar Sabuncu... Daha sonra Ayşe Emel Mesçi vd...

''Keşanlı'nın provalarına Haldun Abi'de gelirdi. Her zaman şık, her zaman janti. Haldun Abi'nin en sevdiği şey eşiyle tango yapmaktı. Sırf onu gülümsetmek ve mutlu etmek için gittim akerdeon buldum ve onlara tangolar çaldım. Arada bir 'Tango yapmanın zamanı geldi' der beni evine çağırır veya birlikte nezih yerlere giderdik. Çok beyefendi bir adamdı, çok severdim Haldun Abi'yi.''

Schaubühne Türk Tiyatrosu'nda ''Giden Tez Geri Gelmez, Kurban, Keşanlı Ali'' ile başlayan göçmen tiyatrosu furyası çok büyük ilgiyle karşılanıyor. Bülent, hemen tüm oyunlarda hem müzisyen hem oyuncu olarak görev alıyor, tiyatronun vazgeçilmez elemanları arasına giriyor, ancak hala oturum ve vize sorunu yaşıyor. Bunun üzerine Genel Sanat Yönetmeni Peter Stein imzalı bir belge çıkartılıyor dostumuza: ''Aşağıda ismi ve adresi belirtilen kişi sahne yapımlarımız için yeri doldurulamayacak biri olduğundan....'' diye başlayan...
Yarım saat içinde süresiz oturumu veriyorlar dostumuzun eline.

Gel zaman git zaman Schaubühne Türk Tiyatrosu'ndan işler bozulmaya başlıyor. Sanatçılar bir yandan birbiriyle didişirken, öte yandan provaları aksatmaya başlıyorlar. Sahnelemelerin niteliği düşerken izleyici ilgisi de azalmaya başlıyor. Disiplinsizlik alıp başını gidiyor... Anlatılan efsanelerden birinde Tucel Kurtiz'in bir iddia üzerine Peter Stein'ın metalden oda kapısını kafa vurarak açtığı ve iddiayı kazandığı anlatılır, bir de Peter Stein'ın aylarca ''Bir kapı neden kafa ile açılır?'' diye sorduğu. Unutulmaz diğer bir olay da ''Siz Türkler, sahnede çok güzel iletişim kuruyorsunuz, bunu sırrı nedir?'' diye soran ünlü  bir Alman oyuncuya Tuncel Baba'nın '' Gel anlatayım'' dediği ve ilgiyle cevap bekleyen adama okkalı bir kafa attığı ve sonra da iki seksen yere uzanan ünlü oyuncuya''Bak işte böyle kuruyoruz iletişimi!'' dediği...

Bülent, her şeye karşın olayları hep komik yanları ile hatırlıyor...

''Beklan Algan, Kurban'ı sahneliyor, beni yanına çağırdı, elinde bir adres... 'Bak Bülent bu adrese gideceksin, seni bekliyorlar; orada geniş bir Şaman Müzikleri Arşivi var. A'dan Z'ye hepsini dinle ve bizim oyuna uygun bir sentez çıkar. Kurban'ı Şaman müzikleri ile sahneleyeceğiz. Tüm parçaları sen ve ekibin çalacak.' Abi gittim, yer Berlin Hür Üniversitesi. Arşivde en az bin tane bant kaydı var. Dinliyorum, dinliyorum hiç birini bir yere koyamıyorum; bir de hepsi birbirinin benzeri müzikler... bir sürü hay huy, dan dun, tam tam... İçlerinden bazılarını seçip Beklan Abi'ye getiriyorum ve her seferinde 'Hayır olmaz, mümkün değil, yakışık almaz' gibi cevaplar veriyor, delireceğim. Ayrıca zaman da daralıyor, sinirler gergin... Evde Zeki Müren, Bülent Ersoy, Orhan Gencebay plakları var... aldım onları tersten çalıp, ileri geri yaptırarak vauv vauv sesleri çıkartıp kaydetmeye başladım. Bazen Orhan'la başlayıp Zeki ile devam ediyorum, araya biraz Sezen, biraz Erkin serpiştiriyorum filan... gülmekten ölürsün, tam bir deli saçması yani... Beğenmezse diyeceğim ki, Abi espiri olsun diye yaptım... Ertesi sabah bant kayıtlarını tırsak tırsak Beklan Abi'ye götürdüm...yanında Ayla Algan da var dikkatle dinlediler ''Tamam üstadım, tam istediğim gibi!' dedi 'İşte bu!Aferin sana!' Kurban'ın müzikleri böyle oldu.''

Schaubühne'nin kuruluşundan 1990 yılına dek gerçekleştirilen dünya tiyatrosunda yer etmiş sahnelemelerin de yer aldığı devasa yıllıkta boy boy fotoğrafları var Bülent Tezcanlı'nın. Keşanlı Ali'den Sevdalı Bulut'a, Kurban'dan Küçük Kara Balık'a... Bir iş görüşmesine giderken yanına alıyor ansiklopedi büyüklüğündeki yıllığı ve belge olarak gösteriyor. ''Hemen yarın işe başlayın!'' karşılığını alıyor.

Elinde Rakı Kadehi Olan Fosil

Hiç unutmam, Berlin'in Türkçe yayın yapan radyosu Metropol FM'de çalışmaya başladığımız yıl İzmit Depremi oluyor; ortalık toz duman. Herkesin içi yanıyor, sürekli haber peşindeyiz. Yalova'da çok büyük hasar olduğunu öğreniyoruz. Bülent de  tam o sırada Yalova'daki evinde. Bir türlü haber alınamıyor kendinden, yine de kötü şeyler düşünmemeye çalışıyoruz. Radyo hemen bir yardım konseri organize etme kararı alıyor. Harıl harıl çalışıyoruz. Tam o hengamede Bülent çıka geliyor, başlıyor bize deprem anılarını anlatmaya, akşamları televizyon başında yaşlı gözlerle geçirdiğimiz günlerde, ölümlerin on binleri bulduğu konuşulurken Bülent'e nasıl o kadar gülebildiğimizi hala anlamış değilim.

''Abi yeğenimin sünnet düğününden geldik, ben balkonda rakım elimde denizi seyrediyorum; deniz fokur fokur kaynıyor. Herhalde termal denize akmaya başladı diye düşünüyorum. Bir an evin kendi ekseni etrafından dönmeye başladığını gördüm, balkondan denize bakarken arkadaki bahçeler geldi gözümün önüne. Ulan bu kadar kafayı bulduğumu hiç hatırlamıyorum. Baktım evin bir tarafında bakkal var, bir yanında atari salonu. Bizim evin bir tarafından bakkal rafları girerken, öbür taraftan atari makineleri giriyor  içeri. Baktım bizim apartmanın balkon tarafında bir tek duvarı kalmış, ben de o duvarın dibinde elimde rakı kadehi gidişatı izliyorum. Paniğe kapılıp kaçmaya çalışsam veya evin öbür tarafına doğru yürüsem molozların altında kalıp, kaybolup gideceğim. Belki de yıllar sonra elinde rakı kadehi olan bir fosil olarak bulacaklar beni.''

Yıkıntılar içinden pasaportunu ve ceketini buluyor aceleyle. Çevrede insanlar cesetleri yan yana diziyorlar, dayanılır gibi değil. Bir kısmı evinin oturma odalarına girmiş atari salonunda sakinleşmek için bir parti atıyor Bülent. Sonra diğer taraftan girmiş olan bakkalın dolabından hala buz gibi olan kaliteli iki şişe viski alıyor ve deftere yazıyor: ''Bülent Tezcanlı 2 adet viski aldı''diye. Demlene demlene hava alanının yolunu tutuyor ve ilk uçakla Berlin'e geliyor. Metropol FM'e doğru giden metro içinde elini cebine bir atıyor iki dolu şarjör geliyor avucuna... ''Ulan o kadar kontrolü nasıl geçti bu mermiler?'' diye soruyor kendine. Yakalansa bu sefer Peter Stein bile kurtaramazdı onu. Verilmiş sadakası olduğunu düşünüyor.

Karahıdır'lı Aşkını Unutamayan Adam

Bülent ile uzun uzun söyleşiyoruz. Arada kanunu alıp oynadığı oyunlar için bestelediği parçaları seslendiriyor: Yaşar Yaşamaz, Bozkır Dirliği, İstanbul Müzikali  ve daha neler neler.... Sesi hafif cılız çıkıyor, kemoterapi gördüğü için enerjisi az, çabuk yoruluyor; ama sohbetindeki canlılık, anlatımlarındaki o coşku ve muziplik hiç değişmiyor.

''Karahıdır'lı aşkımı hala unutamadım'' diyor. Benim de çocukluk aşkım Karahıdır'da idi.  Bu ortak yön epey yakınlaştırıyor bizi. ''Bir gün Karahıdır'a gidip meydandaki kahvehanelerden birinde bir çay içelim birlikte'' kararı alıyoruz.

Birlikte bir Uğur Mumcu sahneleme olasılığı da var. Oyuncumuz Hakkı Krant olacak. Bir de Schaubühne'nin arşivini ziyaret etmek istiyoruz. Hakkı da ilgileniyor bu konuyla. Derinliğine nostaljik etkinlikler yani... Bu öneriyi dillendirdiğimde çok heyecanlanıyor.
En büyük olasılık da tedavisi için birlikte bir Küba gezisi yapmamız. Bunun düşüncesi bile mutlu etmeye yetiyor onu.

İki gün önce Berlin Hava Alanı'ndan İstanbul'a yolcu ettim dostumuzu. Vedalaşırken dedi ki:
''Bir ay sonra geliyorum, kanunumu sattım, parayı sana getirecekler. İki şeyi ilk fırsatta gerçekleştireceğiz: Bir Schaubühne arşivini ziyaret, iki Küba çıkartması. Dönüşte de Uğur Mumcu'ya başlarız: Suçlular ve Güçlüler veya Gerçeğin Peşinde Bir Gazeteci...''

Yolun açık olsun muzip yürek.

Anahtar Kelimeler:
  • 0
    SEVDİM
  • 1
    ALKIŞ
  • 1
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı: Selefiyeci-cihatçı dinciliğe karşı Yunus Emre KalkanıÖnceki Haber

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı: Selefiyeci-...

Milletvekili Beko: Hakları gasp edilen PTT taşeron işçisinin yanındayızSonraki Haber

Milletvekili Beko: Hakları gasp edilen P...

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar