• DOLAR
    7,8284
  • EURO
    9,5072
  • ALTIN
    461,19
  • BIST
    10,5513
Fotoğrafların dili/ “İnsan Nedir, Şimdi Bildim…” 1

Fotoğrafların dili/ “İnsan Nedir, Şimdi Bildim…” 1

16. yüzyılda yaşamış Muhyiddin Abdal sözlerini yazmış. 20. Yüzyılda doğmuş Fazıl Say bu sözler üzerine notalarını dizmiş, Burcu Uyar, Güvenç Dağüstün, Cem Adrian o sözlere ses olmuş. 

16. yüzyılda yaşamış Muhyiddin Abdal sözlerini yazmış. 20. Yüzyılda doğmuş Fazıl Say bu sözler üzerine notalarını dizmiş, Burcu Uyar, Güvenç Dağüstün, Cem Adrian o sözlere ses olmuş.
İnsan insan derler idi,
İnsan nedir şimdi bildim,
Can can deyü söylerlerdi,
Ben can nedir şimdi bildim.
Muhyiddin ne der hak kadir,
Görünür her şeyde hazır,
Ayan nedir pinhan nedir,
Nişan nedir şimdi bildim.
Kendisinde buldu bulan,
Bulmadı taşrada kalan,
Canların kalbinde olan,
İnanç nedir şimdi bildim.
Muhyiddin ne der hak kadir,
Görünür her şeyde hazır,
Ayan nedir pinhan nedir,
Nişan nedir şimdi bildim.
Ben ilk kez Gezi döneminde duymuştum bu muhteşem eseri. O zamandan beridir de ara ara takılıp neredeyse gün boyu dinlediğim olmuştur. Dinleyip dinleyip “ayan”ı (aşikarı), “pinhan”ı (gizliyi), “nişan”ı (iz okumayı), “mihman”ı (konuğu) aradım… “İnsan nedir şimdi bildim..”
Eminim ki dinleyen herkese başka başka şeyler anlatıyordur bu sözler. Başka başka yerlerde kayboluyordur, bu şarkının sihrine kapılan… Ama herkesi ağlatıyordur eminim… O göz yaşlarının sonunda ise, bir ferahlama, bir bilme hali yaşanıyordur.
Bu yazıyı buraya kadar okuyan ve devamını okumak için de kendinde cesaret bulanlardan rica ediyorum. İmkanınız varsa, yazıyı okurken lütfen bir yandan bu muhteşem müzik alttan çalsın…
*   *   *
İneklerimiz için en güzel otların yetiştiği yerde şimdi bir çocuk bahçesi var.
Kozan, ovanın ortasından fırlamış gibi çıkmış bir dağın yamacında kurulmuş binlerce yıllık kadim bir şehirdir. Onlarca uygarlık izlerini bıraka bıraka gelip geçmiştir bu şehrin sokaklarından. Benim doğduğum ev de, o Kozan Dağı’nın hemen eteklerinde o izlerin tam ortasındadır.
Annemin hastalığından bu yana hiç birimiz kalmıyoruz orada. Ara ara çocukluğumuzu koklamak için açıyoruz kapısını. Anılarımızı çağırmak için kapısının önünde oturup güneşleniyoruz. Bahçesinde yetişen meyvelerden koparıp yitirdiklerimizi anıyoruz. Sonra usulca kapıyı çekip çıkıyor, evi kendi haline bırakıyoruz.
Oysa o ev bir dönem nasıl cıvıl cıvıldı. Biz heyecanlı konuşmayı seven kalabalık bir aileyiz. Sıradan bir akşam yemeği sofrası bile bizim için bir şölen gibi yüksek sesli yaşanırdı.
O evi bilenler için en büyük özelliği neredeyse bir hayvanat bahçesi çeşitliliğinde canlıyla birlikte yaşanıyor olmasıydı. Türlü türlü tavuklar, horozlar, ördek, kaz, güvercin, keklik, köpekler, kediler, at ve inekler…
Merdiven gibi kat kat inen evin en alt bölümünde at ve inekler için kocaman bir ahır vardı. Orası hayvanlara barınak olmanın yanında aynı zamanda samanlık görevi görür, hayvanların bütün kışlık besini orada depolanırdı.
Ama bahar geldi mi özellikle inekler içerde kalmaktan sıkılır, kışlık saman da azalmaya başlardı. Baharda uzun ipleriyle onları yeşil alanlara götürür taze otları yemelerini sağlardık. Bu görev evin en küçüğü olduğum için benim üzerimdeydi ve onları dışarı çıkardığımda mutlu olduklarını düşünüp kendimi iyi hissederdim.
Çocuk dünyamın genişliğinde en güzel otların yetiştiği alanları bilirdim. Kimsenin ekili alanına zarar vermeden o alanlara gider, ineklerin orada karınları doyuncaya kadar otlanmasını sağlardım. Ve bunun için en gözde mekanda eski Manastır kalıntılarının olduğu yerdi. Hala ayakta kalan kalıntıların yakınına ineklerin uzun iplerini bağlar, onlar keyiften mest olurken ben de hayallere dalardım.
O zamandan bu yana hep böyle kalıntılar arasında dolaşırken, onlarca, yüzlerce yıl önce oralarda benimle aynı havayı soluyan insanları görürüm. O zamanlarda nasıl giyindiklerini, nasıl göründüklerini, ne yiyip-içtiklerini, neler yaptıklarını hayal ederdim. Seslerini, pişirdikleri yemeklerin kokusunu duyardım.
Çocuk aklı işte…
Sonra yavaş yavaş hava kararmaya başlar, ben ineklerin mutluluğunu yarıda kesmemek için hep zamanı uzatmaya çalışırdım. “Gökyüzünde 10 yıldız saydığımda iplerini çözeceğim”, “Gökyüzünde 20 yıldız saydığımda iplerini çözeceğim”. “Gökyüzünde 30…”
*   *   *
Fransız Levant Ordusu Başkomutanı, Suriye ve Kilikya Yüksek Komiseri Henri Gouraud, din adamı ve fotoğrafçı Bretocq’u, 1918 yılında Fransa tarafından yönetilen bölgelerin zenginliğine tanıklık etmek ve Fransız kurumlarını teşvik etmek amacıyla muhabir olmaya davet etti. O dönemde 45 yaşında olan Bretocq bu daveti memnuniyetle kabul etti.
1873’te Calvados’ta doğan Gabriel Bretocq, 15 Ekim 1899’da Evreux’ta 61 yıl sürecek rahiplik görevine başladı. Üstlendiği bütün görevler sırasında fotoğraf makinasını hiç yanından ayırmayan Peder, fotoğraf sanatına duyduğu tutkuyla 10 binin üzerinde cam negatiften oluşan büyük bir arşivi miras olarak bıraktı.
Bretocq’in Levant bölgesi ve Kilikya’da neler yaptığına dair elimizdeki tek veri işte bu fotoğraflardır. Fotoğraf çekmeyi çok seven bu din adamı farklı boyutlarda cam negatifler kullanır.
1850 yılında İngiliz bilim insanı Dawid Brewster, daha önce vatandaşı Charles Wheatsone tarafından bulunan yöntemi geliştirerek stereograf fotoğraf makinasını üretti.

Stereograf fotoğraflarla, üç boyutlu derinlik hissi veren görüntüleri elde edebilmek için insan fizyolojisinden yararlanıldı. Bu sistemin temelinde, insanın iki gözünün aynı görüntüyü ayrı ayrı, fakat çok az farklı açılarda kaydederek beyne iletmesi bilgisi yatmaktaydı. İnsan gözünün iki merkezi arasında ortalama 9 cm. olan uzaklık, Brewster tarafından, çift mercekli kameralarda ve stereoskop görüntü aletlerinde, iki mercek arası uzaklığı olarak kullanılmaya başlandı.
Peder Gabriel Bretocq’un ne tür malzeme kullandığına dair bilgi olmamasına rağmen, geride bıraktığı malzemeden en az iki ayrı fotoğraf makinası ve çok farklı ölçülerde cam negatif kullandığı anlaşılmaktadır. Bretocq bir yandan çift mercekli 8 cm. X 16 cm. ölçülerinde cam levhalarla çalışan stereograf fotoğraf makinası ile bir yandan da 9 cm X 12 cm ve 10 cm X 15 cm boyutlarında cam levhalarla çalışan tek mercekli fotoğraf makinaları ile sayıları binleri bulan görüntüyü kaydetti.
Arşivi elden geçtiğinde kimi fotoğrafların ayrıntıları, orta yaşın üzerindeki bu rahibin bu malzemeleri taşımak için kimi zaman at arabası, kimi zaman eşek, kimi zaman da atları kullandığını gösteriyor.
1918 ile 1922 yılları arasında bu bölgede kalan Bretocq’in neler yaptığını, günlük tutmadığı ve anılarını yazmadığı için ancak bıraktığı fotoğraf arşivinden takip edebiliyoruz. Görev yaptığı yıllar boyunca Anadolu’nun güneyi ve Suriye topraklarında, haçlı seferleri sırasında Fransız şövalyelerin bulunduğu mekanları, Hitit, Roma ve Ermeni yapı, kalıntı ve izlerini takip eden Bretocq, arşivinin büyük bölümünü bulunduğu yerlerdeki insanlara ve gündelik hayata ayırmış. O yüzden o dönemi araştıranlar için bu arşiv bulunmaz bir hazine kıymeti taşımaktadır.
Kozan fotoğraflarına bakarken, beklediğimden daha az sayıda Kozan fotoğrafı çektiğini söylemem gerekiyor. Genel görüntüler üzerine çalışırken, Kozan ve çevresinden sınırlı sayıda gündelik hayat fotoğrafı arşivinde yer bulmuştur.
Fotoğraflardan, Büyük Camii’nin mimaresine kurulan iskele ve yıkılan bölümün aşama aşama yeniden inşasını takip etmek mümkün oluyor. Bu da Bretocq’in aralıklarla da olsa uzun süre Kozan’a gelip gittiğini gösteriyor.
Ayasofya Manastırı içerisinde çektiği ilk fotoğrafta, binanın içinin boş ve harap olması Bretocq’in 1919’da Kozan’a geri dönüş yapan Ermenilerle birlikte kente geldiğini düşündürüyor. Ama fotoğraflarda bu geri dönüşe dair başkaca bir ize de rastlayamıyoruz.
1922’de ülkesine dönen rahip Gabriel Bretocq, uzun süre üniversitelerde ve düzenlenen konferanslarda arşivinden fotoğraf sergileri eşliğinde anılarını paylaştı. Düzenlenen 8 fotoğraf sergisinde ve konferanslarda kullanılan yaklaşık 200 fotoğraf daha sonra 2007 yılında Paris’te basılan Portrait d’Armenie – par un abbe normand, Gabriel Bretocq (1918-1922) De la Cilicie a la principaute d’Antioche içinde yayınlandı.
Ben de kitabın yayınlandığı dönemde Paris’te idim ve kitabı elime aldığımda hissettiğim heyecanı ve keyfi hala yaşarım.
Ortadoğu’da kazandığı deneyim ile 30 Haziran 1923’de Rosay-sur-Lieure kilisesinin restorasyonunu yapmaya başladı.
25 Kasım 1951’de sanata ve tarihe verdiği hizmetler nedeniyle Onur Lejyonu Haçı ile şövalye ilan edilen Bretocq, Fransa Coğrafya Derneği üyesi, Fransa Touring-Clup delegesi ve Güzel Sanatlar Müfettişi seçildi. 17 Ekim 1955’te Evreux katedralinin fahri kanonu seçildi. Peder Gabriel Bretocq, 1961 yılında 88 yaşında iken rahip evinde öldü.
*   *   *
Bu bölümde fotoğraflarla bir anlamda hikayeler anlatacağım. Peder Gabriel Bretocq’in 1918-1922 yılları arasında çektiği Kozan, Adana, Kilikya fotoğrafları üzerinden bir okuma denemesi yapacağım.
Gabriel Bretocq’in kitabı ve arşivi elime geçtiğinden bu yana, buradaki fotoğraflara sık sık bakıyor ve en büyük eğlencem haline gelen fotoğraflar içinde yer alan insanlara öyküler yazma oyunu oynuyorum.
Şimdiye kadar hep belgeseller hazırladık, zorda kaldığımız kimi zamanlarda tanıtım filmleri, hayatımızda olmaları keyif veren arkadaşlarımız için müzik klipleri yaptık… Hiç uzun metraj bir filme girişmedik… Çünkü benim düşüm bu uzun metraj filmin Kozan’la ilgili bir film olması idi. Benim için ilk ve tek olacak bir film…
Kendimi bildim bileli dönemini, kabaca hikayesini belirlediğim bu film ve senaryo için bir köşede bir şeyler biriktiriyorum. Bazen bir fotoğraf karesi, bazen bir kitap, bazen bir müzik, bazen bir yerlerde okuduğum bir şeyler, bazen de renkler…
Gabriel Bretocq arşivi bu anlamda benim için bulunmaz bir hazineydi… Bu arşiv içinde gezinmek, insanlara öyküler yazmak, o fotoğraf anından önce ya da sonra neler yaşadıklarını düşünmek çok verimli yolculuklar sağladı bana…
Filmin senaryosu için çalıştığım fotoğrafları kendime saklı tutarak, hazinenin diğer fotoğrafları üzerine küçük küçük notları paylaşayım istedim.
Bu arada küçük bir not eklemek istiyorum. Bretocq arşivinde yer alan fotoğraflar büyük boy cam negatiflere çekildiğinden inanılmaz ayrıntıları kaydetmiş. Benim elimde olan kopyaları, insanların göz bebeklerine bakabilecek kadar büyütebiliyorum ve bu da ayrı bir zenginlik sağlıyor. Maalesef burada yer darlığı nedeniyle daha küçük boyutlarda kullanmak zorunda kalıyoruz…
*   *   *
0001- “Dört çocuk, bir yaşlı şehir”
Kozan’ın o zamana kadar çekilmiş en kapsamlı, en net belki de en güzel fotoğrafı. Tavşantepesi’nden şehrin en güzel görünümünü bulan Gabriel Bretocq, şehir manzarasının önüne yerleştirdiği 4 küçük çocuk ile 10 adet fotoğraf çekiyor. Fotoğraflardan biri steograf, diğerleri büyük boy cam negatifler üzerine kaydedilmiş.
Fotoğraflarda Bretocq hiç yer ve açı değiştirmemiş. Bütün fotoğraflarda Kozan aynı netlikte arkada görünüyor. Değişen sadece öndeki çocuklar. Belli ki çocukları razı etmek ve o kadar süre poz vermelerini sağlamak zor olmuş. Çünkü kiminde biri, kiminde ikisi yorulup oturmuş. Bazen yer değiştirmişler. Kimi fotoğrafta güneş çıkmış ve elleriyle gözlerine siper oluşturmuşlar. Kiminde bu siper olayını birbirlerine selam verme oyununa çevirmişler. Sonunda gün batmış ve ortalık hafif kararmaya başladığında çocukların dördünün birden Bretocq’e baktığı bu fotoğraf çekilmiş.
Sol tarafta çocuklardan en kısa boylusu, sanki yaşca da en küçük ve en muzır olanı ellerini çeketinin cebine sokmuş gülümsüyor. Yeleği, kemer yerine ip kullanılmış paçaları dar pantalonu ve çoraplarıyla belki de bu fotoğraf çekimi için giyinmiş gibi.
Hemen yanında grubun en uzun boylusu ve yaşca da en büyük olanı duruyor. Elinde bir sopa tutuyor ve ellerini önünde birleştirmiş. Bütün fotoğraflarda tek söz dinleyen ve kendisinden istenilen şekilde duran o olmuş. Şalvarı, yeleği, ceketi ve yeni kalıplanmış fesiyle grubun en şıkı.
Onun yanında en güzel gülen çocuk yer alıyor. O belli ki habersiz yakalanmış fotoğraf çekimine. Açık renk şalvarı ve mintanı tozdan topraktan renk değiştirmeye başlamış. Ama bunlar keyfini ve gülüşünü bozmamış.
En sağda ise grubun son üyesi yer alıyor. En zayıfları olan bu çocuk belli ki en yoksulları da. Mintanının kolları kısalmış, açık renk şalvarının altında ayakları çıplak. Ve en çok yorulup, en az fotoğrafa bakan da o olmuş. Bu fotoğrafta da hiç gülümsemeden, yorgun gözlerle bakmış fotoğraf makinasına.
Yaşlarından, kardeş olmadıklarını düşündüğüm bu çocukların yüzlerine bakarken onların doğup büyüdüğü evleri düşünüyorum, anne-babalarını, gözlerindeki neşeyi, hüznü… Arkada görünen kadim şehrin, şimdi birçok izi silinmiş büyüsünün izin verdiği ölçüde…
*   *   *
0002- “Bilinmeyen Bir Yer”
Bu fotoğraf arşive kaydedilirken “bilinmeyen bir yer” diye kaydedilmişti. Ama fotoğrafın öncesinde ve sonrasında yer alan iki fotoğraf, ve kutu içinde yer alan fotoğrafların büyük bölümü Kozan’a aitti. O yüzden bu fotoğrafın da Kozan yakınlarında bir yerde çekildiğini düşünüyorum.
Bretocq, üç fotoğraf çekmiş bu bilinmeyen yerde, adı-sanı kaydedilmemiş çiftci ailesiyle. Fotoğraflardan biri steograf makinasıyla, diğer ikisi tek objektifli makina ile çekilmiş. Ben fotoğraflardan, aileyi en geniş gösteren olduğu için steograf olanını seçtim. Diğer fotoğraflar da aynı açıdan çekilmiş ve aile aynı şekilde duruyor.
Sadece eşekler ile çardağın altında duran ailenin büyük çocuğu henüz gelmemiş. Belli ki fotoğraf çekilirken O da geliyor ve son olarak steograf çekiliyor gibi.
Fotoğrafta evin beyi bir sandalye de oturmuş, solunda 10’lu yaşların başında iki erkek çocuk, ellerini önünde birleştirmiş, başını bir tülbentle kapatmış annenin iki yanında ise 5-7 yaşlarında görünen iki kız çocuğu var. Kızlardan büyük olanın da başı bir tülbentle kapatılmış. Hemen uzakta, ağaçların gölgesinde serinliğe bırakılmış bir kundak görünüyor. Kundağın üzerinde sineklerden korunmak için tülbent örtüldüğünden içinde bir bebek olduğunu söyleyebiliriz. Evin büyük oğlu ise 20’li yaşlarının başında görünüyor. Belli ki eşekle tarladan ya da bağdan getirdiği ürünleri, çardağın hemen yanındaki huğ’un altına boşaltmaya hazırlanıyor.
Sağda solda görünen boş sepetler hasat mevsimi olduğunu düşünmemize neden oluyor. Üç eşek ise, hasadın büyük olduğunu gösteriyor.
Oturdukları yerin hemen arkasında büyük bir çardak var. Çardak üzeri asmayla örülmüş büyük bir dut ağacına yaslanıyor. Çardağın üstü ve sabah güneşini aldığı bölümleri sazlıktan kesilmiş kamış ve çalılarla örülmüş. Huğ’un üstünde yeni kesilmiş bir koyunun derisi kurutuluyor. Yine huğ üzerinde hayvanlardan korumak için, büyük bir bakır kap içinde birşeyler konulmuş. Belki de güneşte suyunu çekmesi için salça veya kurutmak için başka bir kışlık yiyecek… Huğ’un altında ki büyük ve düz taşlar dikkat çekiyor. Bu taşlar zeytin kırmak için kullanılıyor olabilir.
Yerden 2,5-3 metre yüksekliğindeki çardağa ahşap bir merdivenle çıkılıyor. Merdivenin kollarında ve altında mutfak gereçleri, kap-kaçak, elek gibi aletler asılmış.
Birazdan anne ellerini çözecek, ateşi yakacak, o kap kaçaklar üstünde akşam yemeğini hazırlayacak…
*   *   *
0003- “Lüks Nalbant”
Önde, sırtında ahşaptan bir tezgah taşıyan, özenle kesilmiş saçları aynı özenle yandan taranmış, gömleği iple tutturulmuş pantolonunun içine sokulmuş ve hızlı hızlı yürüyen genç adamın gölgesinden sabahın erken saatleri ya da akşam üzeri olduğunu anladığımız bir fotoğraf.
Fotoğraf Adana’da at ve eşeklerin nal işlerini yapan bir nalbant ve demirci dükkanını gösteriyor. Sırada bekleyen 4 eşek ve 3 at, nalbantın işini iyi yapan bir usta olduğunu düşündürüyor. Dükkan, fotoğrafın arka tarafında görünen büyük bir hamam ve camiinin kesme taştan yapılmış duvarına dayanmış bir çatıdan oluşuyor. Kalın kalaslarla ayakta duran dükkanın önü açık ve direkt sokağa açılıyor.
Dükkanın çatısını, ön tarafda kalın kalaslardan beş adet, arka tarafta ise daha ince kalaslardan dikmeler ayakta tutuyor. Çatının üstü o dönem için büyük yenilik olan oluklu çinko ile kapatılmış. Ama bu örtü yaz aylarında aşağıya çok sıcak geçirdiğinden, çinkonun üstüne yer yer kesilmiş ağaç dalları ve ot yığınları konulmuş. Ayrıca çatıdan çıkan daha ince iki uzun sopaya asılmış siyah örtülerin nasıl bir gölge sağladığı kafa yorucu…
Fotoğrafın sağ köşesinde nalbant dükkanının yine oluklu çinkodan yapılmış, menteşeleri ve kilit kolu kendi tezgahından çıkmış gibi duran kapalı alanı görülüyor. Hafif aralık duran kapının arkasında ne olduğu insanın merak duygusunu kamçılıyor.
Nalbant ve yardımcısı bir atın arka ayağına nal çakarken atın sahibi, bir eli atında, bir eli belinde dikkatle yapılanları izliyor. Arka tarafında duran, belki de nalbantın oğlu, belki çırağı 10-12 yaşlarındaki bir çocuk pür dikkat fotoğrafı çeken Gabriel Bretocq’i izliyor. Sanki yerde duran kamış yığınını alıp dükkanın arka duvarına yaslanmış duran iki kişiye götürecekmiş de o anda Bretocq’i görmüş, yapacağını unutmuş gibi bir hali var.
Dükkanın arka tarafında gölge bölümde oturmuş iki adam görünüyor. Genç olan uzaktan fotoğraf makinasına bakarken, yaşlıca olan elindeki kamışın boğumlarını karışıyla ölçüyor. Bir nalbant dükkanında kamışla ne yapılır ki? Dükkanın kapalı bölümüne dayanmış temizlenmiş kamışlar bunun bir iş olduğunu gösteriyor. Belki semer yapıyordur bu yaşlı adam belki de boğumların önemli olduğu bir müzik aleti… Mesela ney, mesela kaval…
Fotoğrafın tam ortasında duran küçük bir çocuk benim tüm dikkatimi ona vermeme neden oluyor. Her seferinde çocuğun olduğu bölümü büyütüp O’nun hikayesini düşünüp duruyorum. Ayakları çıplak, üstüne giydiği beyaz entari gibi gömlek ve yakalarından bir çeket olduğu anlaşılan kıyafetleri kir içinde ki çocuk 7-8 yaşlarında görünüyor. Bir eli ile eşeğin ipini kontrol ederken, diğer elini bir şeyden kaçırır gibi geriye çekmiş. Acaba nereden geldi bu nalbant dükkanına… Nasıl bir ailesi, nasıl bir hikayesi var bu çocuğun…
*   *   *
0004- “İnekler, En Kıymetlilerimiz”
Ağaçların hemen arasından görünen, kalenin eteklerindeki evlerin görünümünden ve açısından Tavşantepesi’nde olduğunu tahmin ettiğim taştan yapılmış büyük bir bağ evi…
Gabriel Bretocq, Kozan’ın genel görünümü için Tavşantepesi’ni kullanıp, buradan kentin 10’a yakın fotoğrafını çekmiş. Bu steograf fotoğraf da belli ki aynı gün çekilmiş. Fotoğraf kutusunda bu fotoğraftan sonra, Kozan mezarlığının içinden, mezar taşları arasından çekilmiş bir fotoğraf vardı.
Fotoğraftaki ev, düzgün kesilmiş ve özellikle alt kısımlarda kullanılan büyük taşlarla inşa edilmiş tek katlı bir bağ evi. Ahır da yine aynı özenle evin hemen yanına inşa edilmiş.  Evin giriş kapısı ve bu bölümde kullanılan taşlar ustalıkla işlenmiş.
Fotoğrafın sol bölümünde kapının eşiğine oturmuş yaşlı kadın, minder konulmuş taşlar üstünde son derece rahat oturuyor ve gülümseyerek fotoğrafı çekene bakıyor.
Evin kapısında kolunu kapıya dayayarak fotoğraf çekimini izleyen çıplak ayaklı çocuk ise evin en küçüğü gibi. Evde üç nesil bir arada yaşıyor gibi bir izlenim ediniyorsunuz ve bu çocukta küçük torun gibi.
Fotoğrafın sağ tarafında yüzünü kolu ile kapatmış yatan yaşlı bir adam var. Bu adam büyük olasılıkla kapı eşiğinde oturan yaşlı kadının kocası. O anda hasta olabilir ya da yorgun. Ama fotoğraf çekimiyle hiç ilgilenmiyor. İki tane eşek üzerine konulmuş kalaslardan hazırlanmış bir sedir üzerinde yatıyor. Altında sedir ölçülerinden küçük bir minder, saten gibi parlak bir kumaştan minder ve yanıbaşında toplanmış bir yorgan var.
Oğlu yanıbaşında, elleri belinde ayakta duruyor. Bir yandan babasıyla ilgileniyor ama gözü de fotoğraf çekenlerde. Adamın yattığı yerin üstünde derme çatma bir çardak kurulmuş. Toprak zemin üzerine dikilen işlenmemiş ağaçların üzeri sazlıktan kesilen kamışlarla kapatılmış. Çardağın hemen önü ise çiçeklerle kaplı.
Çardağın altında, belli ki evin kıymetlileri iki inek ve büyük torun görünüyor. Çocuk 11-12 yaşlarında ve elleri dizinde, evin üzerine inşa edildiği kayalara oturmuş. Bağlı değilmiş gibi görünen inekler, çok doğal bir şekilde fotoğrafın, evin ve yaşamın içindeler. Kimbilir belki başka inekleri de vardır. Ve belli ki ev ekonomisinde önemli bir yerdeler. Fotoğrafta görünmeyen bir gelin olabilir. Bu gelin diğer inekleri sağıyor, sağılan sütle yapılan yoğurtları hergün iki torun şitillerle Büyük Camii’nin önüne götürüyor, her hafta çıkan 2-3 kilo tereyağını büyük oğlan Cuma Pazarı’na götürüp satıyor olabilir…
*   *   *
0005- “Keyf Dükkanı ve Keyifli Satıcı”
Bir dükkan… Dükkanın önünde keyifle nargilesini içen dükkan sahibi. Adam tezgaha dayadığı bir kolu ile nargilesini içerken diğer kolu belinde. Umarsız bir şekilde fotoğrafı çeken Gabriel Btetocq’e poz veriyor. Üzerinde belinden bir kuşakla renklendirilmiş uzun entari gibi bir giysi son derece temiz ve ütülü. Uzun iç donu üzerine giydiği siyah çoraplar üzerine Maraş işi çarıklarını giymiş.
Dükkan belli ki iyi bir yerde, kaldırımlar düzenli taşla kaplanmış. İki sıra kesme taş üzerinde dükkanın ahşap camekanı yer alıyor. Cam kullanılmamış camekanları, elle yapıldığı belli olan ve şerit şerit kesilmiş kağıtlarla süslemiş. Dört bölümden oluşan camekanın kapı diye tasarlanmış bölümüne üzerine sigara kağıtlarını koyduğu bir tezgah yerleştirilmiş. Dükkana giriş-çıkış bu tezgahın altından yapılıyor gibi. Boşluktan arkada üzerine örtü konulmuş bir sandalye görünüyor. Bu keyif düşkünü dükkan sahibinin dinlenme alanı olabilir.
Adamın sırtı tarafında tezgaha yerleştirilen ahşap ve metal kaplar içinde kuru yemiş, çerez ve meyve kuruları sergileniyor. Ayrıca raflarda, kapaklı cam kavanozlar içinde türlü türlü şekerler görülüyor. Tavandan sarkan metal ve camdan eşya ise, dükkanın bu bölümünü aydınlatmaya yarayan lamba olabilir. Bu bölümün arkasında bir çocuğun kafasının yarısı görünüyor. Bu çocuk çırak olabilir ya da havalı dükkan sahibinin oğlu olabilir. Ama her halükarda şekerlerle dolu bu dükkan, o çocuk için cennet gibi bir yerdir.
 Sigara kağıtlarının konulduğu tezgahın hemen yanında, dükkanın en dikkat çeken unsuru yer alıyor: gramofon. Bu kadar keyif düşkünü bir adam, kesin bir yandan da o gramofonda taş plaklar dinliyor, yoldan geçenlere de dinletiyordur. Keşke fotoğrafların sesleri olsaydı. Şu fotoğraf karesinden nasıl bir müzik sesi gelirdi acaba?
Bu fotoğraftaki en ilgi çekiçi şey ise şüphesiz dükkanın her yerinde sergilenen kartpostallar, posterler, fotoğraflar. Bu afişlerin büyük bölümü 1908’de II. Meşrutiyetin ilanından sonra hazırlanan afiş ve kartpostallardan oluşuyor. Giriş kapısının hemen üstünde süslemelerin üzerinde, Hareket Ordusu kumandanı Mahmut Şevket Paşa ve Enver Beyin fotoğraflarının olduğu 1909 yılına ait bir poster asılı. Yine gramofonun üst tarafında Enver Beyi askeri üniforma içinde ayakta gösteren, yine 1909 yılına ait bir afiş var. Dükkanın içinde arka duvarda ise, büyük bir manzara posterinin üstünde büyük boy bir Sultan Reşad posteri yer alıyor… 31 Mart olayından sonra 65 yaşında tahta çıkarılan Sultan Reşad Meşrutiyet Padişahı olarak anılıyordu ve 3 Temmuz 1918’de öldü. Dükkanın her yanında yer alan Enver Paşa ise Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşında yenilmesiyle 14 Ekim 1918’de yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştı.
Şimdi bu fotoğrafı ilginç kılan noktaya geleyim. Bu dükkanın fotoğrafını çeken Gabriel Bretocq 1919’dan 1922’ye kadar bölgede bulundu. Yani Bretocq bölgeye geldiğinde Sultan Reşad ölmüş yerine Sultan Vahidettin padişah olmuştu. Meşrutiyet ve hürriyet kahramanları artık unutulmuş ülkenin dört bir yanı işgal edilmişti. Ki bu fotoğrafın çekildiği Adana’da Fransızların işgali altında idi. Birçok fotoğrafta yer alan Enver Paşa ise yurt dışına kaçtıktan sonra gıyabında Divan-ı Harb’de yargılanmış, rütbeleri elinden alınmış ve idam cezasına çarptırılmıştı. Yani aranan bir suçlu idi. Peki o yıllarda bütün bu ölmüş, suçlanmış insanların afişleri bu fotoğrafta nasıl yer alıyor?

Sosyal Medyada Paylaşın:
Etiketler:
soner sevgili

BİRDE BUNLARA BAKIN

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM