• DOLAR
    6,7748
    %0,60
  • EURO
    7,3260
    %0,54
  • ALTIN
    359,02
    %2,47
  • BIST
    8,3346
    %0,82
“En çok korktuğum şey…”

“En çok korktuğum şey…”

Cumhuriyet Pazar’ın sorularını yanıtlayan Alışık, “Başa gelecek en kötü şey durup dururken kendini savunuyor durumuna düşmek” diyor.

 

Kerem Alışık, annesinin ve babasının adını yaşattığı tiyatrosuyla 25 yılı devirmeye hazırlanıyor. Oyun oynuyor, eğitmenlik yapıyor, dizi çekiyor. Adana’da geçen Bir Zamanlar Çukurova’nın Fekelisi. Sözcükleri şiir gibi dökülüyor dilinden Fekeli’nin. Tanışınca anlıyorsunuz ki aslında Alışık dizide rol yapmıyor, bir anlamda kendini oynuyor! İkinci sezona başlayan Esaretin Bedeli oyunu öncesi Zorlu PSM’de buluştuk. Yorgundu, oyun için Adana’dan gelmişti. Elbette şiirseldi. O bir de yalnızlığı ekledi… Kulisteki sohbetimize Çolpan İlhan, Sadri Alışık, Atilla İlhan, Shakespeare, Goethe ve Özdemir Asaf da eşlik etti! Maviliklere daldık, çıktık derken kaybolduk…

– Nasılsınız diye başlayayım…

Maviyi, denizi ve gökyüzünü sevmek gibiyim.

– Ne güzel… Amadeus’un galasında annenizden söz ederken kurduğunuz cümleler çok etkileyiciydi. Onca yıl sonra duygularınız ne kadar da taze…

Çolpan İlhan Sadri Alışık Tiyatrosu’nun 25. yılı… Küçük bir öyküydü anlattığım. Biz yazları Kanlıca’da oluruz. O rıhtım, o iskele, çok insan, çok misafir, çok edebiyatçı, çok sanatçı, çok dost ağırlamıştır. Başta, Sadri Alışık, Attila İlhan olmak üzere. O Pazar sohbetleri, dost sofraları, akşamüstleri içilen çaylar gelenekseldir Kanlıca’da. Orada bahçeli bir yer, rıhtım, önünde mavi var. Biliyorsunuz, denize ve gökyüzüne bakmayanların kalbi daha çok kirleniyor. O temizliği, mümkün olduğu kadar gözlerimizle ve kalbimizle alıyorduk maviden. Ben babamın iskemlesinde oturuyordum, annem ortancaları suluyordu. Birden, gözbebeklerinde ateş böcekleriyle geldi bana. ‘Kerem, düşündüm ve buldum ne yapacağımızı. Babanın adına bir tiyatro kuruyoruz” dedi. Bir Pazar günüydü, yazdı, sıcaktı… Babamı kaybettiğimiz beşinci aydaydık. Gözlerimizden milyarlarca yıldız çıktı o anda ve ben fişek gibi ayağa kalktığımı hatırlıyorum. Öyle asil, öyle sıcak, öyle temiz, öyle aşık bir halde söyledi ki bunu. O dakika fikrin çok doğru olduğunu biliyorduk. Birbirimize sarıldığımızı hatırlıyorum. Ana oğul, iki kanayan yüreğin acısından bir tiyatro doğdu.

SABIR KURTULUŞUN ANAHTARI

– Nasıl geçti 25 yıl?

Küçücük salonlardan, binlerce kişilik salonlara sığmayan bir çabanın, repertuvarın, emeğin, mücadelenin, direnişin öyküsü bu. İlk başlarda çok dayak yedik, nasıl yol alacağımızı tam anlayana kadar belli bir zaman umutla, dişle, tırnakla, taşla, toprakla dayandık, her şeyimizle dayandık. Büyük bir özveri ve sabırdı. Sabır, boyun eğmek değil aslında mücadele etmektir. Shakespeare der ya ‘sabrı olmayanlar ne biçaredirler’ diye… Sabır huzurun, kurtuluşun, sevinç kapısının anahtarı… Çok önemli bir meziyet sabır. Annemin de benim de sabrım yüksektir. İnandığımız bir şey için sonuna kadar mücadalenin içinde kalırız ama sabretmeyi biliriz. O mücadelede çok yenilgilerimiz, çok kayıplarımız oldu. Biz hep zor olanın peşine düştük. Önce bizi görmezden geldiler.

– Gerçekten mi?

Evet, evet… Sonra yok saydılar, sonra kıskandılar, sonra bizimle mücadele ettiler, sonra biz kazandık. Kendinizi kabul ettirene kadar, ayakta durana kadar, hedefinizin ne olduğunu anlayana ve anlatana kadar… Hedefte ısrar güç kuvvettir. Bizim gücümüz hedefimizdeki ısrardı. Biz farkında olduk ve sonunda farklı olduğumuzu anlatabildik.

Çolpan İlhan& Sadri Alışık Tiyatrosu,Okan Bayülgen’in Mozart’ı, Selçuk Yöntem’in Salieri’yi oynadığı 45 kişilik ekiple sahnelenen Amadeus’un yapımcısı. Tiyatronun Esaretin Bedeli oyunu ikinci sezona başladı. Alışık oyunda Red karakterine hayat veriyor. Andy rolünde ise Kaan Taşaner var. EKip 24 kişilik.  Oyun, Shawshank hapishanesinin acımasız dünyasını bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

ÇIRPINMAYANA GÖKYÜZÜ VERİYORLAR MI?

– Neden böyle bir tepkiyle karşılaştınız sizce?

Bilmiyorum. Beyoğlu’nda köhne, atıl kalmış bir tiyatroyu, iki insan, özellikle annem, bütün gücüyle, yüreğiyle, elinde maddi ve manevi ne varsa vererek Sadri Alışık Tiyatrosu haline getiriyor. 250 kişiliktir o sahne. Orada güzel, toplumsal derdi olan oyunlar oynanıyor. Halka bir şeyler anlatılmak isteniyor, belli bir niteliğin peşinden koşuluyor. Tamamen kendi kaynaklarımızla götürdük…  Sonra o salona sığamaz olduk. Büyük salonlara geçtik. Kendi varlığımızı ispat ettik. Tiyatromuz kendi seyircisini oluşturdu. Biz seyircimizi damla damla biriktirdik. Hepsinde çabamız var. Biz kendimizi küçük mutluluklarla yetinebilen büyük savaşçılar olarak gördük. Hayattan o kadar küçük mutluluklar isteyeceksiniz ki onları sizden hiç kimse geri alamayacak.

– Ne güzel söz… Yine de Çolpan İlhan ve Sadri Alışık isminin işleri kolaylaştırması beklenirdi, şaşırdım biraz anlattıklarınıza.

25 yıl öncesinden söz ediyoruz. Bir de sanki ‘tiyatroya dışardan geldik’ diye düşündüler. Tiyatro sanatının beşiğinde Çolpan İlhan. Ben o arada dizi çekiyordum ama bu başlangıç hepimize o kapıyı açtı. Amadeus’un o görkemli oyunundan sonra, galada sahneye çağrıldığımda ‘buradan başladık, buraya geldik’ dedim. Amadeus’la ilgili ‘nasıl cesaret ettiniz’ sorusunun yanıtı, geçen 25 yılda. Başarmanın, cesaret etmekten, sevmekten, çalışmaktan ve bilmekten geçtiğini bilenlerdeniz. Cesaret olmadan, teşebbüs olmadan başarı gelmiyor. Bakın kuşlara, çırpınmayana gökyüzünü veriyorlar mı?

– Doğru söze ne denir? Hep mi böyle şiirsel konuşursunuz?

Ruhunuz şair olunca sözleriniz de şiir oluyor. Metaforla, imgelerle konuşmayı severim. Zaten Attila İlhan hayranıyız. Onun şiirleri imgelerle doludur.

– En sevdiğiniz Attila İlhan şiirini sorayım o halde…

Ayıramam. Belki 20 şiir söylemem lazım.

– Üç tane de mi sayamazsınız? 

Sayamam… Klasikler var ilk akla gelenler. Sana Mecburum, Emperyal Oteli, Sisler Bulvarı, Pia, Yasak Sevişmek, Bela Çiçeği, Ne Kadınlar Sevdim, Ağustos Çıkmazı, Ulan İstanbul, İstanbul Ağrısı… Kaptan var, müthiş bir şiirdir. Yağmur Kaçağı var. Üçüncü Şahsın Şiiri, Cebbar Oğlu Muhammet, Türkiye, Mustafa Kemal var… Çok var…

ÇOLPAN İLHAN: KAHRAMAN BİR KADIN

– Annenizi konuşalım biraz. Ona dair bugün en çok neyi hatırlarsınız?

Annem tek başına bir kadınlar grubu gibi kalabalık, bir örümcek ağı gibi ince, naif ama asla kopmayan çok özel, kahraman bir kadındır. Onun işine, eşine, evine gösterdiği ihtimam, hepsine yetişebilmesi, ailesini sırtlayıp, dayım dahil hepimizi bir araya getirip hepimizi mesut etmesi, hepimiz için Çolpan İlhanlığından fedakarlık etmesi, şu günlerde çok rastlanır bir durum değil. Ciddi bir irade alt yapı gerektirir bu. Özel bir bakış açısı ister. Babam hep söylerdi,  “İki iskambil kağıdı düşün birbirine yaslanmış, birini çekin düşer. Çolpan’ı çekin, ben düşerim” derdi. Şimdi de çok özlüyoruz tabii çok arıyoruz.

– Özlemeyi nasıl tarif edersiniz?

Enteresan bir duygu. İnsan ölür gibi oluyor ama ölmüyor. Özlemek ölmekten sadece iki harf fazla. O kadarcık arası var. Çare olmayan bir duygu özlemek. Bu hasreti hep soluyoruz.

– Korumacı bir anne miydi Çolpan İlhan?

Müthiş korumacıydı. Fedakârdı. Vicdanlı, adaletli… Müthiş özveriliydi bütün dostlarına, çevresine de… Hakikaten özeldi. Bazı insanlar özeldir, bazıları değerlidir ya… O çok özeldi. Değerlinin üstüne taşan bir katmanı vardır özel olmanın.

“Sadri Alışık, tercüme edilmesi mümkün olmayan bir adam. Gözleriyle Türkçe konuşan bir adam. Aklınıza uğramadan yüreğinize direkt ulaşan bir adam. Çok yönlü, bu ülkeye Allah onu sanatçı olsun diye getirmiş. İyi resim yapar, iyi şiir yazar, iyi oyuncu, çok iyi şarkı söyler, müzik kulağı iyi… Sesini ve bedenini çok iyi kullanan bir adam. Sadri Alışık filmleri çocuklara ders diye gösterilmeli.”

– Annenizden size geçen en belirgin özellik ne?

Çalışkanlığı.

– Ya babanızdan?

Ondan da yaratıcılığı, doğaçlamayı almışım. Annem de yaratıcı bir kadındı ama Sadri Alışık, çıkar size iki saat, sadece içeriğini anladığı bir oyunu herkese göre replikleri vererek oynayabilir. Babamdan o tarafı aldığımı düşünüyorum. Sahnede her şeye açık olmak gerekiyor ya, çünkü sahne her türlü değişime ve dönüşüme gerekçedir. Hawking de ‘zeka, değişime dönüşüme adapte olabilme yeteneğidir’ diyor. Bir anlamda yetenek zekadır zaten ama taşımak yetmez, kullanmak lazım. Kullanırsanız, hangi işte olursanız olun dik durmayı başarırsınız. Çalışma azmi, sıkı sarılma, mesleki ahlak, ikisinden kalan. Annem bana bıraktığı mektupta yazar, ne yaparsan yap işini canınla yap diye. Babamın hep söylediği şeydir, ikisinin bana vasiyetidir. Biz işimizi avuçlarımızla kavrarız. Aile geleneği… Şunu da biliyoruz ki kalbinle, canınla yaptığın her şey sana geri döner. Mevlana felsefesi de bunu savunur.

SADRİ ALIŞIK: DOĞRUDAN KALBİNİZE ULAŞIR

– Babanızı izleyerek büyüdük tabii ama evde nasıldı? 

Tercüme edilmesi mümkün olmayan bir adam. Gözleriyle Türkçe konuşan bir adam. Aklınıza uğramadan yüreğinize direkt ulaşan bir adam. Çok yönlü, bu ülkeye Allah onu sanatçı olsun diye getirmiş. İyi resim yapar, iyi şiir yazar, iyi oyuncu, çok iyi şarkı söyler, müzik kulağı iyi… Sesini ve bedenini çok iyi kullanan bir adam. Sadri Alışık filmleri çocuklara ders diye gösterilmeli. Ne kadar esnek, ne kadar rahat, ne kadar samimi olunacağının izdüşümü… Hayat adamı. Sanatçılar hayatı insanlardan daha iyi tanımak zorundadır. Çünkü hayatı insanlara anlatırlar. Okuyan bir adam. Gözlem gücü çok yüksek, tıpkı Çolpan İlhan gibi. Oyunculuk sadece kamera önünde repliği söylemek değildir. Başka özelliklerinizin de olması lazım. Etkili oyunculuk başka bir şey. Sadri Alışık, hayatı da sanat gibi yaşayan bir adam. Hoş sohbet, dost sofralarında anlatsın da dinleyelim dediğiniz türden… Fıkralar, hikayeler anlatan, başından geçenleri süslü cümlelerle sunan bir adam. Neşeli, müthiş romantik, karısına deli gibi aşık, arka odadan ön odaya mektup yazıp bırakan bir adam. Sürprizlerle aşkını besleyen derin bir adam. Derin olmak için de demlenmeyi bilmek lazım. Hayatı yaşamayı bilmek lazım. Dickens, “Ruhlar dalgalar gibidir, derinlik ancak derinliklere anlatılır” der. Karısını çok seviyor, karısı da bence onu daha çok seviyor.

– Babalığı nasıldı peki?

Oğluyla yani Kerem’le olan iletişiminde biraz daha mesafesini koruyan, çok şımartmayı sevmeyen, ona baba figürünün ne olduğunu anlatan, “baba kızar mı” korkusunu biraz hissettiren, biraz da kendi babasından ötürü uyurken sevmeyi tercih eden, sevgisini biraz içinde yaşayan bir baba. Başımı okşadığında, öptüğünde çok sevinirdim. Annemse sevgisini çok yüksek derecede gösterirdi.

İNCELİK ANAHTARI OLUŞTURMAK

– Siz nasıl bir babasınız?

Ben annem gibi, sevgisini gösteren bir babayım. İkisinin arasında bir yerdeyim aslında. Gerektiğinde korkutucu, caydırıcı bir tarafım da var. Sadri, şimdi 28 yaşında. Bir dozu tutturdum. Hayat da bir doz işi biliyorsunuz. Yemekte bile doz önemli. Doğru anahtarla her şeyi açarsınız, yanlış anahtarla hiçbir şeyi açamazsınız. İşin inceliği doğru anahtarı oluşturmak.

– Bir şey diyeyim mi kişisel gelişim modası var biliyorsunuz. Bu konuda doğru adres sizsiniz gibi geldi bana şimdi. Sohbetleriniz mi olsa acaba?

(Gülüyor) Teşekkür ederim.

– Hayatın sırrını çözmüş bir adamsınız sanki.

Çözmüş gibi olsak da… Goethe der ya ‘zehir değil doz’ öldürür. Dozu ayarlarsanız kendinizi koruyorsunuz. Her şey insanın kafasında bence. Kendi deneyimlerimden, hatalarımdan çıkarımlarla bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

EN KORKTUĞUM ŞEY

– Keşke dediğiniz şeyler çok var mı?

Olmaz mı mutlaka… İnsanız. İnsanın yapmaması gereken şeye yenildiği olabilir. Sonuçta nefis ve irade mağlup olabiliyor duyguya. Mümkün olduğu kadar doğru kalmaya, olması gerekeni yapmaya uğraşıyorum. En çok korktuğum şey yanlış anlaşılmalar. Başa gelecek en kötü şey durup dururken kendini savunuyor durumuna düşmek. Bunlardan çok çekiniyorum. Hep tetikteyiz. Attila İlhan diyor ya ‘öteki kapımdan gel bunu açamazsın, hem tetik bulun ardında biri olmasın’ onun gibi… Doğru bildiğimiz yolda ilerlemeye çalışıyoruz.

– Annesi babası ünlü olan çocuklar biraz onların gölgesinde kalabiliyor. Siz ne zaman ‘ben artık tek başıma Kerem Alışık’ım’ dediniz?

İnsanın kendi gölgesini oluşturması önemli. Kerem Alışık olarak kendini kanıtlamak iki defa yaşamak. Yorucu tabii. Bütün çabanın, mücadelenin iki çarpıyla olduğunu düşünün. Her zaman üretimin içinde kalmayı yaşamak olarak adlandırıyorum. Çalışmayı seviyorum. Öyle olduğu için kendimi yaratabilmeyi başardım, anne baba gölgelerini ayırarak. Yaklaşık beş sene önce Frankenstein oyunu oynuyorduk. Orada “tamam” dedim. Oraya kadar olanları da yok sayamam. Son basamak o oyundu.

– Daha eski bir zamanı söylersiniz diye düşünmüştüm…

Biraz tevazu yaptım ama olsun. Benim kendi duygumda ikna olmam o oyundur. Hep duyumlar alıyorsunuz ya dışarıdan… Orada bu işin noktalandığını hissettim. Ama böyle bir aileye sahipseniz mücadele sürer.

– Şimdi sıra Sadri Alışık’ta… O da oyuncu ve yapımcı olarak devam edecek değil mi?

Öyle görünüyor. Amadeus’ta onun çok büyük emeği var. İnat etti, öngörü onundu…

HEP MAVİYİ DÜŞÜNÜRÜM KARANLIĞA DÜŞÜNCE

– Bir Zamanlar Çukurova ATV’de sürüyor. Temponuz ağır…

Adana İstanbul arası git gele alıştık. Zahmetsiz olmuyor. Sistem size hata verdirmeye başlıyor ama gene ayakta kalmaya çalışıyorsunuz. İçinizde bir şey var ya sizi dik tutan, ben o şeye hayranım. Ne onun adı bilmiyorum. Ben hep maviyi düşünürüm karanlığa düştüğümde. Umut ve özgürlük… Bir gün gelecek ve sen istediğin şeyin içinde olacaksın. Zorlukların sonu da gelecek… Adana çok sıcak, insanları da sıcak. Bizi iyi ağırlıyorlar. Feke Adana’nın ilçesi biliyorsunuz.

– Sizle çalışmak zor mudur?

Ben tatlı sertimdir. Disiplini severim.  İşin içinde sevgi neşe olmadan hiçbir işten fayda gelmez. Hüner o dozu ayarlayabilmek. Öyle olursa, çocuk mesleğin ne istediğini anlar. Ünlü olmak meslek değil. Oyuncu olmak meslek.

– Gençleri nasıl buluyorsunuz?

Umut varım gençlerden ama çalışmayı ekleyecekler hayatlarına. İzleyecekler, okuyacaklar. Okumanın önemini kavrayacaklar. Okuyan insan düş kurar. Düş kuran insan düşünür, düşünen insan soru sorar. Soru soran insan birey olur. Felsefenin temeli soru sormak ve merak etmek. Okumaya meraklı, soru soran gençlik var. Okursanız bilgi sahibi olursunuz. Bilmek dediğimiz şey başarıya götüren anahtarlardan. Bizim evde okuma saati vardı mesela. 9 yaşımdan itibaren…

– Çağın anne babaları da sihirli bir formül arıyor çocuk yetiştirmede…

Kitapla, kağıtla haşır neşir olmak. Okumanın değerinin farkında olabilmek… Her şeyi şu cep telefonlarının içine sığdırmamak. Hayat kaçıyor. Iskalıyorsunuz hayatı. Yemeğe gitmiş iki sevgili, on dakika sonra ikisi de telefona dalmış. Gün batıyor farkında değiller. Göz göze bakacaklar da ‘Gözlerin en çok benim gözlerimde güzel duruyor’ diyecekler falan… Yok öyle şeyler… Okumak boyut açıyor, yön açıyor. Maalesef kirlilik var. İnsanlar temiz olsaydı bu kadar yağmur yağmazdı. (gülüyor)

Ülkeye dair en büyük özlemi huzur. “Kendine yetebilmesi. Herkesin barış ve huzur içinde özgürce yaşaması. Mutlu insanlarla, gülen yüzlerle dolu bir ülke” diyor.

ÜLKENİN İLERİ GİDEBİLMESİ İÇİN SANAT

– O temizliği sağlamak için ne yapmalı peki?

Sanat haksızlıkları görüp yansıtma arzusundan doğar. Toplumcu gerçekçi yazarın söylemek istediği bir dert vardır, bunu bir drama içinde izleyiciye sunar. Tarkovski’nin dediği gibi bir sanat eseri, mesajı ne kadar alttaysa o kadar kıymetlidir. Siz, hamasetten, sloganist bakıştan uzak bir sanat sunun. Toplumun da dayanışma ruhunda, sorumluluk bilincinde, çabanın kendisine kattığı değeri fark ederek, hoşgörü ve sevgi esaslı iletişimle bir noktada buluşabilmesi, kitaplar, izledikleri nitelikli oyunlar veya sinema filmleri sayesinde oluyor. Bunu anlamak lazım. Sanat ve kültür ülkenin ileri gitmesinin en önemli gerekçesi.  Kendimizi de buralarda beslediğimizde hem daha sağlam durduğumuzu anlıyoruz hem de çevremize karşı hoş bir özgüvenin içinde kalmayı becerebiliyoruz. Bence tılsım bu ve değerlere sahip çıkmak gerekiyor.

– Çağımızın sorunu ıskalamak diyorsunuz…

Tılsım derinlikte, derin düşünmeyi, derinliklerde mutluluğu bulabilmeyi başarmak lazım. Çabuk elde et çabuk tüket, çağımızın hayatı gibi görünüyor. Ama derinlik önemli. Yani hiçbir şey ele geçince akılda olduğu kadar güzel kalmıyor ya…

– Evet…  Ama neden?

Öyle işte.

– Ben buradan çıkıp meyhaneye gideceğim…

Şunu düşünmek lazım. Mutluluk varışın adı mı? Mutluluk yolculuğun adı mı? Yolculuğun adı, yolculuğun tadını çıkarmak lazım. Sonunda varacaksın. Varana kadar o derinlerdeki keşiflerin önemli olan. Küçük mutluluklara geliyoruz yine. Bir sıcak çorba… Akşam eve gideceğim, sıcacık çorbamı içeceğim, koltuğuma gömülüp kitabımı okuyacağım… Bu yeter işte.

– Keşke fark edebilse insanlar küçücük mutlulukların kıymetini….

Fark edenler var diye düşünüyorum. Ben fark ediyorum mesela.

YÜREĞİMİ KUŞLARA EMANET ETTİM

– Siz aşmışsınız ama…

Biz geçen zamanda kaybettiğimizi, zamanın geçmesiyle kazanıyoruz. (gülüyor) Bir tek sana gücüm yetmedi, celladımsın ey zaman.

– Mutlu musunuz mesela genel olarak?

Biraz kendi gökyüzünde göçebe, kendi vicdanında özgür, yüreğini kuşlara emanet etmiş biri gibiyim. Ama sahici, ama dalgın, ama samimi ama yalnız.

-Yalnız mısınız sahi?

Ben yalnız bile değilim. Onu da aşmışım ben…

– O halde bu hayatta size bir şey olmaz artık…

Belli olmaz. İki facia vardır. Biri insanın istediğini elde etmesi, diğeri de edememesi.

– Eyvahlar olsun… Çözdükçe düğümleniyoruz.

(Gülüyor) Özdemir Asaf misali.

– Güçlü ve hüzünlü bir adamsınız o zaman…

Kalbin varsa hüznün var demektir. Güçlü olmak ise dayanmayı başarmak.

ÖZLEMİM GÜLEN YÜZLERLE DOLU ÜLKE

– İstanbul’un şimdiki halinden şikayetçi misiniz peki?

İstanbul’u çok severim. Kalabalık hepimizi rahatsız ediyor ama artık onun her şeyine razı oluyorsunuz.

– Ya Türkiye?

Çok derdimiz var. Bitmeyen sorunlar var.

– Ülkeye dair özleminiz?

Huzur. Kendine yetebilmesi. Herkesin barış ve huzur içinde özgürce yaşaması. Herkesin dileklerinde buluşuyorum ülke için. Barış, huzur, sevgi dolu bir ülke. Dayanışma ruhu içinde herkesin gelir seviyesinin belli bir standartta olacağı bir ülke…. Mutlu insanlarla, gülen yüzlerle dolu bir ülke. İsteğim arzum

Hilal Köse

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM