• DOLAR
    5,7884
    %0,66
  • EURO
    6,4038
    %0,20
  • ALTIN
    271,88
    %-0,36
  • BIST
    7,6090
    %0,46
Böyle “sevmeye” var mısınız?

Böyle “sevmeye” var mısınız?

  Onbeş temmuz kutlamasında “bir kez” daha gördük ki; bu ülkede yaşayan herkes toprağında yaşadığı ülkeyi-insanını öylesine “çok” seviyor, öylesine “çok” geleceği konusunda uğraş veriyor ki… Ne demek? Birinin, ya da birçok kişinin “seviyorum” demesinden başka “hoşnut” edici bir şey olabilir mi? Gerçi Erich Fromm “sevilmeler değil, asıl sevmeleridir insanı yaşama tutunduran” demiş olsa da, […]

 

Onbeş temmuz kutlamasında “bir kez” daha gördük ki; bu ülkede yaşayan herkes toprağında yaşadığı ülkeyi-insanını öylesine “çok” seviyor, öylesine “çok” geleceği konusunda uğraş veriyor ki…

Ne demek?

Birinin, ya da birçok kişinin “seviyorum” demesinden başka “hoşnut” edici bir şey olabilir mi?

Gerçi Erich Fromm “sevilmeler değil, asıl sevmeleridir insanı yaşama tutunduran” demiş olsa da, “seviyorum” demenin içini-biçimini bilmek gerekir!

Bu nasıl bir sevmektir ki, alanlar tıka-basa dolduruluyor,

Bu nasıl bir sevmektir ki, alandaki kalabalığın çığlıkları yeri-göğü inletiyor,

Bu nasıl bir sevmektir ki, alanlar boşalırken “duygular” ala-bora oluyor?

***

Artık birebir görüşmelerle, dokunuşlarla, bakışlarla dile gelmiyor sevinçler…

Sosyal medya elimizin altındaki, içinde her şeyi barındıran “kirli” torbamız…

Bayramlar, üzüntüler, kırgınlıklar, acıyı-sevinci paylaşmalar hep burada…

Yüzünü bilmediğiniz, adını-fotoğrafını dijital ekrandan gördüğümüz “ne çokları” var öyle! Yanımızdaki biri gibi sarılan, yanımızdaki biri gibi gülen, yanımızdaki biri gibi kızan-ağlayan…

Her tıkanışta, “geçmiş olsun”,

Her üzüntüde “takma kafayı”,

Her sevinçte “kutlama” dileklerini gönderen; dokunmadan, bakışmadan, görüşmeden uzayan iletiler…

***

Dün öyle çoğunu gördüm ki sosyal medyada…

Meğer herkes birbirini ne “çok” severmiş; bu ülkeyi, bu toprakları, bu insanları…

Onbeş temmuzun aldığı canlar anılırken; bir zamanların “birlikte yürüdük biz bu yollarda” şarkısıyla, “ne istediniz de vermemdik” seviciliği unutularak ilenç yüklü sözler sıralandı akla gelmezlerden!

Yine aynı “parsel” üzerine öbeklenerek, ‘iktidarın’ ilk gününden beri kapısında nöbet tutan yükleniciler, kazanımcılar, maden ocaklarında can kıyıcılar, tren rayında can biçiciler, sokakta can sıkıcılar…

Hepsi, ama hepsi yarışırcasına “paylaşımda” bulundular…

***

“Bu ne sevgi ah bu ne ızdırap- zavallı kalbim ne kadar harap- nasibim olsun bir yudum şarap- sun da içeyim yarin elinden” şarkısın bilmeyen var mı ki?

Üç yıl önce yaşanan, ikiyüzelli insanımızın canına kıyan kalkışmanın ardından öyle çok “şey” yaşandı ki…

Öncesi de, pek iç “aklayıcı” olaylara tanık olmadık!

Gecenin bir yerinde evlerinden alınırken, geride bırakılan eşler, çocuklar boynu bükük günlerce uyumadılar! Bir yandan medya, bir yandan “iktidar” içerisindeki uzantıları, bir yandan kim oldukları belirsiz şaklabanların işaretleriyle, kozmik odalar deşifre edilerek “ne günler” yaşatıldı öyle…

“Bu ne sevgi ah bu ne ızdırap- zavallı kalbim ne kadar harap…” dedirten günler!

“Sevgi” bu muydu, “sevmek” bu muydu, “seviyorum” demek bu muydu ki?

***

Silahlar, kurşunlar, patroitler, füzeler, atom bombaları, nükleer enerjiler…

Yaşamın bana bakan yanında “bunlara” yer yok ki!

Bir oturmalık alan bile olsa yok!

Ancak “öyle” geniş alanda konuşlanıp, olması gereken “yaşam alanlarını” yutan duruma gelmiş ki…

Devletler, insanlarının açlıklarına bakmayıp, silahlanıyor biliyor musunuz?

O silahlardan bazıları onbeş temmuzda kendi insanına doğrultuldu; daha önceden planlanarak, daha önceden sonucu bilinerek, daha önceden yaşanacaklar öngörülerek…

***

Tüm politikacılar, tüm köşe tutmuşlar, tüm üç-beş yıl öncesinin “abisi-ablası”, tüm “bu” yapının üzerinden kazananlar-köşe kapanlar, tüm okullarında okuyup “o günleri” yadsıyanlar, tüm uğruna koltuklara gömülenler, tüm okyanus aşıp el öpenler, tüm “eleştirenlere” kızıp meclisi kapatanlar, tüm salya-sümüğüne hayranlıkla bakanlar, el alanlar…

Sosyal medyadan “bu yurdu” ne sevdiklerini, “bu yurdun” insanının gücünü bildiklerini, “bu yurt” için kucaklaşmak gerektiğini dile getirirken bir şeyi unutmuş olmalılar:

Sizler doyansınız, konuşansınız, yönetensiniz, söz söyleyensiniz, sahipsiniz de…

Kaç kişisiniz?

Doymayan, konuşmayan, yönetmeyen, söz söyleyemeyen milyonları nasıl-ne kadar seviyorsunuz?

Bu yurdun insanı burada yaşamayı, burayı savunmayı, buraya uzanan gözlere pelesenk yağı serpmeyi sevdiğince; burada doymayı, burada gülmeyi, burada özlemeyi, burada acılanmayı, burada ekip-biçmeyi, burada paylaşmayı istiyor!

Böyle “sevmeye” var mısınız?

160719

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM