• DOLAR
    7,9701
  • EURO
    9,4633
  • ALTIN
    487,38
  • BIST
    1,1861
Bilim insanı kime denir, bilim nedir?

Bilim insanı kime denir, bilim nedir?

Önümüze gelene bilim insanı demek bir moda oldu. Örneğin üniversitelerde çalışan herkes bilim insanı olarak tanımlanıyor.

 

“Yüce Halkıma İkinci Uyarımdır”

“Uyuyan insan, başkalarını uyandıramaz”

Önümüze gelene bilim insanı demek bir moda oldu. Örneğin üniversitelerde çalışan herkes bilim insanı olarak tanımlanıyor. Ona göre de yetki ve ücret alıyor. Dolayısıyla bilim ve bilim insanı tanımı laçka bir duruma geldi.

Bilim İnsanı kesinlikle temel bilimlerle uğraşan insanların edindiği bir unvandır. Bunun dışındakiler çok önemli işler yapsalar da, çok değerli insanlar olsalar da, toplumun sorunlarını çözen en önemli kişiler olsalar da onlar bilim insanı değil çalıştıkları mesleğe göre uygun bir unvanla anılmalıdırlar.

Belki alıştığınız tanımlara aykırı gelecek; ancak doğruyu bulma her zaman kolay olmuyor. Örneğin Ziraat Fakültesinde araştırma yapan biri Ziraat Profesörü (ya da Doç. ya da Dr.) olarak; tıptaki biri Hekim Profesör olarak ya da Mühendislik fakültesindeki biri İnşaat Mühendisi Profesörü ya da Kimya Mühendisi Profesörü ya da Jeoloji mühendisi Profesörü olarak ya da başka örnek olarak Türk Dili Profesörü ya da Yakın Çağ Profesörü vb. olarak tanımlanmalıdır.

Lütfen bu tanımdan şunu da anlayıp, anlamı çarpıtmayalım (yeniden bir tartışmaya girmek istemiyorum). Bilim insanı olmak için belirli bir alandan lisans mezun olmayı kast etmiyoruz. Çalışma ilkeleri açısından böyle bir tanım yapılmıştır. Birçok hekim, keza birçok mühendis temel bilimler alanındaki çalışmalar ile “bilim insanı olarak” tarihe imza atmıştır. Astronomi konusunda bugüne kadar en önemli bilgileri veren Edwin Hubble’la Nobel ödülünü paylaşan, teleskop yapılırken malzemeyi dağın başına taşıyan katırcıdır.

Bu ayırım, insanların amaçları ve bilimden ne anlıyorlar ile ilgilidir. O zaman bilim insanı olarak kimlere denir? Bunun için temel yasalar ile uygulamalı bilimleri birbirinden ayırmak gerekir.

Temel bilimler, evrenin oluşumundan bu yana evrende her koşulda, her yerinde sapmadan işleyen, siyasilere göre rota belirlemeyen, bugün ve yarın; burada ya da şurada geçerli olan; sayılabilir, tartılabilir, ölçülebilir; tekrarlandığı zaman aynı sonuçlar alınabilir şeyleri inceleyen bilimin adıdır. Bunları inceleyenlere de bilim insanı denir. Sipariş üzerine, baskı üzerine, istek üzerine iş yapamaz; çünkü çalıştığı alan değişmez kurallar içerir.

Bunu daha da açarsak, yukarıda dikkat ettiyseniz Kimya Mühendisi Profesörü ya da Jeoloji Mühendisi Profesörü dedim. İyi de bilim insanı olarak nitelendirmemiz gereken Kimya Profesörünün Kimya Mühendisi Profesöründen ya da Jeoloji Profesörünün Jeoloji Mühendisi Profesöründen farkı nedir? Temel bilimlerle uğraşan bilim insanları kim isterse istesin sipariş üzerine iş yapamazlar. Bilim insanı, örneğin bana karbon gibi dört tarafında bağ yapabilen bir oksijen molekülü üret ya da bana dünyada bir kutbu olmayan mıknatıs yap ya da ev büyüklüğünde elmas yap dendiğinde bunu söyleyenlere gülen adamdır. Çünkü temel bilimlerdeki kural ve yasaları kimse değiştiremez. Doğada var olan yasaları ve ilişkileri inceler. Bilim insanı da bu yasaları ve kuralları öğrenmeye çalışan insandır. Örneğin, manyetik alan nedir, kovelent bağ nedir, plaka tektoniği nedir, deprem ya da tusunami nedir? Bilim insanları onları değiştiremez, sadece kurallarını ve işleyişini öğrenebilir.

Bilim insanları, öğrendiklerini diğer araştırıcılara, örneğin mühendislere ya da hekimlere sunar; onların bu bilgilerle toplum için yararlı şeyler üretmelerini sağlar. İkinci kesim sipariş üzerine iş yapan kesimdir; bu nedenle siyasete bağımlıdır. Örneğin elektromotor kuvvetini inceleyen bir fizikçidir; ancak 100 KW’lık bir dinamo yapma elektrik ve elektronik mühendisinin işidir. Elektrik akımı ile ilgili yasaları bulan fizikçidir; ancak 100 V’luk bir lamba yapma elektrik ve elektronik mühendisinin işidir. Bir kimya mühendisi bilmem ne kapasite ile çalışan bir kimya fabrikasını tasarlar. Sipariş üzerine bunları yaparlar. Bu nedenle fiziğin de mühendisliği olamaz. Ancak şu meslek için fizik denebilir. Fiziğin bir alanının o meslekte kullanılmak üzere öğretilmesi anlaşılır.

Bu nedenle bilim insanı birilerinin isteğine göre sonuç çıkaran insan olamaz. Doğanın mekaniğinde ne varsa hiç kimseye hiçbir görüşe bağlı olmadan inceleyen ve onu korkusuzca açıklayan insandır. Aslında bunu yaparken, töreye, o günkü yasalara, siyasetin bakış açısına, akrabalık ilişkilerine, çoluğuna çocuğuna, sevdiğine hatta kendi özel tercihine göre fikir beyan edemez. Açıklamaları o günkü ahlak kurallarına ve törelere, geleneklere aykırı olsa da bundan çekinmez. Çünkü ortaya koyduğu kuralların evren var oldukça geçerli olacağının bilincindedir. Değişecek olan o günkü toplumun bakış açısı ve istekleridir.

Tarihi olayları tarafsız ve her yönüyle inceleyen bir insan Tarih Bilim insanıdır. Onun kafasını kesseniz bile gerçeği saklamaz; saptırmaz. Siyasilerin bakış açısına göre olayları değerlendirenler ise sıradan tarihçilerdir. Dünya tarihi de ne yazık ki çoğunlukla bu sıradan adamlarla yazılmıştır.

Gerçek bilim insanlarını desteklemeyen, onları yaptıklarından dolayı kınayan ya da sıkıştıran, gerekli kaynakları sağlamayan; bulduklarını ya da sunduklarını yaşamlarına ya da uygulamaya sokmayanlar er ya da geç münkariz olacaklardır. Bu alana yatırım yapmayanlar ya da yapılanları uygulamayanlar ya da bilimsel gerçeği söyleyenleri linç etmeye kalkanlar, olsa olsa birilerinin teknolojisini kullanarak (ve onlara bilim insanı unvanı vererek de) günü kurtarmaya çalışan topluluklar olabilir. Onların da ömrü doluyor. Çünkü dünya sıradan insanları ve toplulukları artık kaldıramayacak sınıra yaklaşıyor.

Benim sık sık söylediğim bir sözü tekrarlayacağım: Gelecekte olabilecekleri, tehlikeleri ya da gereksinmeleri algılayıp, öneride bulunan ve önlemini alanları biz insan olarak tanımlıyoruz. Yaşayarak öğrenenleri de hayvan… Bilim insanları öğretmenin lokomotifidir.

Herkes gibi bir bilim insanı da toplumun ahlaki değerlerini, törelerini, neyin ahlaklı neyin ahlaksız olduğunu bilir. Çoğunluk onlara da uyar. Doğanın işletim sistemine aykırı olmadığı sürece gerekli olduğuna da inanır. Bilimin her zaman insanların esenliği için kullanılması gerektiğini de içine sindirmiştir. Nitekim tarihte birçok insanın bilimsel gerçekler için kafasını yobazlara ve çıkarcı egemen yöneticilere kaptırdığını biliyoruz. Onları saygıyla anıyoruz.

Anca sözde değil özde bir bilim adamı kimliğini taşıyan biri bir yerde bulunduğu toplumun ya da insanlığın büyük yara alacağını gördüğünde, yaşayacağı güçlük ve tehditleri de göz önüne alarak, insanları uyarması bilim insanının ahlakıdır. Bu nedenle bilim insanı ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Tehlikeyi görüp de kim uyaracak? Sıradan insanlar mı yoksa fikri bakımından hiçbir yasaya ya da yönetime bağlı olmayan bilim insanları mı? Sorunun yanıtı açık…

İlk olarak Sümerler, onlardan esinlenerek insan yaşamını kutsal sayıp, her koşulda insanın kurtarılmasını yemin haline getirmiş olan Hipokrat, doğru bir kuralı (yemini) tıp dünyasına sokmuştur. Ancak bu yemini tıp dünyasına sokmuştur, bilim dünyasına değil. Çünkü bilim dünyası bir insanın yargısıyla hareket edemez. Bundan kesinlikle şu yorumu çıkarmayınız: Doktorlar hastalarını yerine göre ihmal edebilirler. Onlar hastaları için ellerinden geleni yapmalıdırlar. Mesleklerinin gereğidir. Şu anda doktorlara ve bu konuda hizmet verenleri girdikleri zorlu çalışmalardan dolayı kutluyor, toplum adına minnet duygularımı sunuyorum. Bu nedenle televizyon konuşmamda Hipokrat Yemini etmemiş olanlar diye bir ifade kullandım.

Ancak ben ve benim gibi aynı statüde bulunan insanlar (bir kısmı ne yazık ki hakketmiyor); olayları izleyip öneride bulunur ya da bitmiş olaylarda yapılan hatayı tekrarlamamak için uyarıda bulunabilir. Bilim insanlarının bu açıklamalarını yermeye kalkarsanız gelecek için çıkar yol bulamazsınız.

Bilgisi olanların yetkisi yok; yetkisi olanların ise bilgisi yok

07.04.2020 tarihinde Halk TV’de dünyayı derinden sarsan, daha da sarsacak bir virüs salgını için fikrim sorulduğunda, toplumu aydınlatabilmek ve bir fikir verebilmek için sıradan insanlardan gelecek tüm tehditleri ve aşağılamaları bilerek, göz önüne alarak şu açıklamayı yaptım:

Virüsün ilk tespit edildiği 20-30 kişiyi (toplam 44 kişiymiş) varsa birkaç yakınını derhal bir adaya götürür tecrit ederdim. Normal düşüncem de budur; çünkü öncelikle bu cümleyi kullandım. Eğer böyle bir olanak bulunamaz ise uygun bir şekilde öldürürdüm. Böyle bir eylemin hekimler için de bilim insanları için de hiç de benimsenecek bir eylem olmadığını en geri zekâlı insan bile anlar (ne yazık ki malum çevre ve medya anlayamadı). Tarihte ve bu gün insanı yücelten özellikler, duyguları, inançları, ırksal dürtüleri ile değil evrensel düşünceleri sunan ve en az hasarla toplumları kurtaracak karaları alan insanların özelliğidir. Aynen, daha çok askeri kurtarmak için daha küçük bir birliği feda eden sorumlu bir komutanın yaptığı gibi.

Ancak virüs olayının başlangıcında bir tarafta 20-30 kişinin hayatı öbür yanda belki milyonlarca insanın hayatı söz konusu ve sizin acele karar vermeniz gerekiyor. Bunu doktorlar yapamazlar; çünkü yeminleri vardır (başka yerlerde değil ki bir kişi üzerine, anayasa üzerine bin defa yemin edip de bin defa bozmanın oralarda bir erdem olduğundan habersiz olmalılar). İşte orada da, bu aşamada sorumlu, toplumun esenliğini düşünen bilim insanlarına gerek vardır. Eğer sağlık kesiminde bu alanda yetişmiş biyologlara bu aşamada yeterince söz ve yetki verilseydi; emin olun biz bu afeti yaşamayacaktık. Çünkü aldıkları eğitimde, hoş görünmek için fiyakalı ve hamasi sözler söylemekten ziyade, bir sorunu en az hasarla nasıl çözeceklerinin eğitimini alırlar. Çünkü onlar ne olacağını İspanyol Gribinden (100 milyon insan öldü), domuz gribinden, kuş gribinden, Asya gribinden ve çeşit çeşit vebadan, çok sayıda koleradan, tifüs salgınından ne kadar insanın öldüğünü bilirler.

Türkiye bu gün ve gelecekte birçok belayı ancak para harcayarak, epeyi bir sıkıntıya girerek def edebilir. Çünkü önceden gelebilecek belaları önlemenin yolunu arama zahmetine katlanmıyoruz. Dünyada ilk üç aşı üreten enstitüden biri olan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitümüzü bile 2012 yılında kapattık. Hâlbuki dünyanın birçok ülkesine aşı ve serum ihraç etmiştik.

Eloğlu boşuna mı laboratuvarlarında binlerce kimyacı, biyolog, fizikçi çalıştırıyor. Bu meslekler geleceğe yatırımdır. Bizdeki durum: Sağlık Bakanlığı birkaç gün önce 8.000 kadro için ilana çıktı; içlerinde sadece 5 tane biyolog kadrosu var (o da büyük bir olasılıkla tanıdık birkaç dostun yakını olabilir). Benim konuşmam için medyada canhıraş imza toplayan meslektaşlarımın bu durum için gıklarının çıkmaması da bir başka garabettir.

İyi de laboratuvarda PCR’ı en hızlı ve etkin kullanan meslek biyologlardır. Siz hastalığın analizlerinde, laboratuvar araştırmalarında bu insanları kullanın; hekimlerin diğer araştırmalarına yardımcı olsunlar; doktorların kazanacağı zaman da hastalara kalsın. Bütün bunları niye yazıyorum ki aslında bilmiyorum. Televizyonda biyologların bu işlerdeki önemini binlerce defa anlattım; girişimde bulundum. Yüz binin üzerindeki biyoloğun tek birinden bile teşekkür mesajı almadım; bir kısmı ve hatta bizzat okuttuğum öğrencilerim bile sosyal medyalarında ve internet sayfalarında beni kötülemekle meşguller. İşte böyle bir ülke…

Televizyon konuşmam sırasında en çok tepki gösterilen sözüm itlaf oldu. Bu sözcüğü bilerek ve seçerek kullandım. Çünkü bir insanı herhangi bir nedenle katletme cinayete girer. Ancak suçu olmasa da, söz konusu olan olayda herhangi bir dahli olmasa da, bir insan ya da bir grup insan (çoğunluk sokak hayvanları için kullanılır), insanlık için ellerinde olmayan ve önlenemez bir nedenle tehlikeli olacaklarsa, daha büyük bir kitleyi kurtarmak için bu suçsuz insanları etkisiz hale getiririm. Bunun Türkçedeki karşılığı itlaftır (dilerim bu kelimenin peşine düşmüş zekâ fukaraları neden bu kelimeyi kullandığımı anlarlar).İnsansak bütün varlıklara aynı duygularla bakmamız gerekir. Özellikle benim gibi doğa bilimcisi bunu böyle bilir. İyi de kuş gribinde hiç suçu olmayan binlerce kuş öldürüldü. Bunun insanla karşılaştırmak için söylemiyorum. Konu insan olunca nedense her eyleme bir anlam yükleniyor; o canlı türü köpek ya da kuş olunca sorun olmuyor; çünkü biz dünyanın merkezindeyiz; her şey bizim için. Bu inançta olanların büyük bir kısmı doğayı tahrip etme, kendi çıkarları için başkalarını öldürme hakkını da kendinde görür. Biliyor musunuz? Evrenin herhangi bir yerinde alışageldiğimiz gibi yaşayabilmemiz için en az 40.000 canlıyı yanımızda götürmemiz gerekiyor. Bu nedenle yazılarımda ve kitaplarımda sürekli olarak “doğa hakkı insan haklarından önde gelir” düşüncesini vurguluyorum. İnsanın korunmasının ve kurtarılmasının da kutsal bir görev olduğunun düşünen herkes bilir. Ancak az bir kesimi kurtarmak için büyük bir kesimi feda etmeyi göze almak ve savunmak olsa olsa…

Biz bunun böyle yayılacağını bilemedik diyorsanız, sizin bilimde noksan bir tarafınız var demektir; bu nedenle yanınızda her zaman temel bilimciler olmalıdır diyoruz. Bir temel bilimci kural olarak az hatayla yorum yapar. Çünkü düşünce sistemi o gün yaşanan kurallara, yönetime, çıkara, beklentiye, ırka ve inanca; en önemlisi kazanacağı sempatiye ve övgüye göre değişmez. Özellikle “BANA NE DERLER” korkusu ile kuyruğunu bacağının arasına gizlemez…

Böyle bir salgının sağlık açısından yapacağı tahribatın ötesinde, ekonomide açacağı yaranın çok daha vahim olaylara neden olacağını kestirememek için aptal olmak gerekir. Ülkemizin önümüzdeki günlerde düşeceği ekonomik sıkıntıyı düşündükçe afakanlar basıyor. Bunu en iyi geceleri çocukları ile aç yatan insanlarla empati kuranlar anlayabilir. Bu metin yazılırken sadece Amerika’da 16, Tayland’da 10, Meksika’da 10 milyon insan işini yitirmiş. Bunun böyle olacağını tahmin ederek, televizyonda, örnek olsun diye alınması gereken önlemi söyleyen adama siz “güya insani duygularla” sövmeye devam edin. Demokrasi, insan hakları ve bu şekilde fiyakalı sözlerin arkasına gizlenmiş çıkarcı, işbirlikçi, ahlaksız insanlar bu toplumun güvesidir. Sizin insani duygularınız yerin dibine batsın; eğitiminiz ne olursa olsun cahil, yobaz takımı…

Üniversitelerinde deve sidiğini sağlık için öneren, virüslerin insanları dengelemek için Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen, çocuk yaşta evlenmeyi önleyen yasa çıktığı için deprem olduğunu irat edenler, savaşta ganimet alınan kadınlara tecavüz edilmesine salık veren bir fikri onaylayanlar, her buluşa kutsal kitaplarda bir ayet bulma peşinde koşanlar, kurulu düzene hoş görünmek için her bilimsel anlatımına bir dinsel açıklama ekleyenler; benim son konuşmamda olduğu gibi birçok düşünürün konuşmalarını çarptırarak en önemli görsel basın organlarında ağızlarından zehir akarcasına yerenler ve saptıranlar gözde yerlerde ise o ülkenin doğruyu bulması şansa kalmıştır.

Ne yazık temel bilimci olsunlar diye yetiştirdiğim, ders verdiğim öğrencilerim bile neyin ne olduğu anlamadan, hocasına saygıyı da bir tarafa bırakarak, sosyal medya hesaplarında bana “akılları sıra” olmadık sözleri söylüyorlar; bir kısmı da bu zırvalara yaptıkları eklentilerle destek oluyorlar. Biliyor musunuz? Kiliselerde Ortaçağ’da zangoç olacak insanlar, ne yazık ki üniversitelerde bilim insanı olarak hatta yönetici olarak bulunuyor (değerli hemşerim ve duayen sanatçı Prof. Dr. Zafer Gençaydın’ın konuşmalarında sık sık dile getirdiği gözlemi). Bu da bu ülkenin makûs talihi.

Televizyondaki konuşmama, bir nefes alma süresi kadar dogmasından ayrılıp, evrensel ve aydın bir insan olarak düşünen herhangi bir insanın tepki göstermesi söz konusu olamazdı. Bütün dünya tepki gösterse de benim umurumda değil; çünkü gerçeği korkmadan söylemek bir erdemdir. Birileri bunu söyleyecek ki halk uyanacak ve gerekli önlemini zamanında alacak.

Ben bunları söylediğimde ne yazık ki, olay yaşanmış ve alınacak önlemin zamanı çoktan geçmişti. Bu konuşma aslında önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde yaşanacak çok daha büyük ve tehlikeli bir salgın için uyarıydı. Bu gün başımıza musallat olan virüsün bilimsel adı “Ağır Akut Solunum Sendromu SARS-CoV)” yani kısa adıyla Covid 19’dur[1]. Gelecekte içimize sokulacak Covid X’in daha tehlikeli bir virüs olmayacağını kimse garanti edemez. En azından şimdi yaptığımız hatayı gelecekte yapmayalım; kim bilir tahribatı çok daha büyük olabilir. Öngörü yoksunluğumuzu dini inançlarımızın, insani yönlerimizin, insan sevgimizin arkasına sığınarak geçiştirmeyelim. Unutmayınız ki ölen, ölmekte olan ve ölecek her insanın çektiği acının ve kaderinin suçlusu, suskun bilim adamları ve zamanında önlemini almayanlardır. Bütün bunlar anlayanlar için yazılmıştır… Çabam yaşamadan öğrenmenizdir.

Ne yazı ki bu ülkede belirli bir kitle yaşayarak öğrenmeye alıştırılmış… Belli ki yapmak zorunda olduğumuz çok iş; yürümek zorunda olduğumuz çok yol var… Üzerime düşeni yapmakta kararlıyım…

13.04.2020

[1] COVID – 19 adının açılımında ise, “co”nun “korona” anlamına geldiğini; “vi”nin “virüs”ü belirttiği ve “d”nin ise “hastalık” (İng. disease) anlamını taşıdığı bildiriliyor. “19” sayısı ise 2019 yılını temsilen, hastalığın ilk tanımlandığı tarih olan 31 Aralık’ı belirtiyor.

Sosyal Medyada Paylaşın:
Etiketler:
ali demirsoy

BİRDE BUNLARA BAKIN

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM