X
Suay Karaman

Suay Karaman

02 Ağustos 2021 Pazartesi

ATEŞ VE İHANET

ATEŞ VE İHANET
0

BEĞENDİM

ABONE OL

AKP genel başkanının 20 Temmuz 2021 tarihinde KKTC ziyaretinde, Türkiye’nin Afganistan’ın Kâbil Havalimanı’nın güvenliğinin sağlanması ile ilgili soruya verdiği yanıt ilginç ve şaşırtıcıydı. Yaptığı açıklamada şunları söylemişti: “Nasıl ki ABD ile bazı görüşmeleri Taliban yaptıysa, Taliban’ın bu görüşmeleri Türkiye ile daha rahat yapması lazım. Çünkü Türkiye’nin onların inancıyla alakalı ters bir yanı yok, onlarla bu konuları daha iyi görüşebileceğimize ihtimal veriyorum.” Bu açıklama, nereden bakılırsa bakılsın her yönüyle tutarsız ve gerçeği yansıtmayan bir açıklamadır.

Öncelikle Türkiye laik bir devlettir, asla Taliban ile ortak bir düşünce birliğine sahip değildir; İslam dinine bakış açıları da farklıdır. Taliban denen terör örgütü kadınlara tecavüz eden, çalışan kadınları öldüren, kız çocuklarının okumasını yasaklayan ve onları satan vahşi bir terör örgütüdür. Taliban, insan haklarına karşıdır, vahşet derecesinde infazlar yapmaktadır, hedefleri şeriat devleti kurmaktır. Teknolojik aletleri batı icadı diye yakan yontma taş devri barbarları bu bağnaz örgütün inancıyla, hiçbir benzerliğimiz olamaz.

Anayasada, Türkiye’nin “laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu yazdığı sürece AKP genel başkanının Türkiye’yi temsilen yaptığı bu açıklama anayasaya aykırıdır. Çünkü “Türkiye’nin inancı” diye bir ifade gerçek dışıdır; ülkenin inancı olmaz, bireylerin inancı olur. Ülkemizde İslam dini dışında farklı inançlara sahip ve ayrıca dini inancı olmayan vatandaşlarımızın da olduğu unutulmamalıdır. Afganistan’da Hizb-i İslami adı verilen hareketin başı İslamcı terörist Gülbeddin Hikmetyar’ın dizinin dibinde fotoğraf çektirenler, kendilerini Taliban’a yakın görebilirler. Ancak o fotoğrafın, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ne meydan okumak anlamına geldiği de bilinmelidir.

Suriye’den gelen milyonlarca kişiden başka şimdi de Afganistan’dan gelenler gündeme oturdu. Afganistan’dan kalkıp, yaklaşık 2500 km yol geçerek İran sınırımızdan kitleler halinde yurdumuza giren Afganlıların hepsi genç erkek. Taliban’dan kaçtıkları bildiriliyor ama asıl kaçması gereken kadınlar, gelenler arasında yok. Gelenler arasında kadınların ve çocukların olmaması, büyük bir kuşku ve şüphe uyandırmaktadır. Aslında bu Taliban’dan ya da savaştan kaçışa benzemiyor çünkü yanlarında aileleri bile yok. Belirli bir düzen içinde planlı olarak ülkemize geliyorlar. Sanki askeri bir sevkiyat başlamış gibi bir durum var.

Suriye’den ve Afganistan’dan gelenler ülkemizin sosyal dokusuna kesinlikle uygun değildirler. Türkiye’nin demografik yapısı bilinçli olarak bozulmaktadır. Ortaya çıkan bu durum bir ulusal güvenlik sorunudur. Emperyalizmin bölgede ulus devletler üzerine servis ettiği büyük bir projedir. Duygusal yaklaşım ve vicdan sömürüsü yerine bilimsel gerçekliğe dayanan Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda kararlı ve bilinçli adımlar atılmalıdır. Ülkemizin yok edilmesi için planlı ve sinsi bir oyun oynanmaktadır. Gözümüzün önünde vatanımız işgal edilirken, algı yönetimiyle sürekli uyutulmaktayız.

Geçen hafta çıkan ve çıkarılan orman yangınları, planlı Afgan istilasını şimdilik gündemden düşürmüştür. Ülkemizin birçok kentinde çok sayıda ve eş zamanlı olarak başlayan orman yangınları, toplumumuzu derinden sarsmıştır. Bu yangınlarda küresel ısınmanın, siyasi iktidarın özelleştirme politikalarının, duyarsız vatandaşların ve maddi çıkar sağlamak isteyenlerin etkisi olduğu bellidir. Ancak PKK terör örgütünün ve siyasi uzantısının basına da yansıyan bazı sözlerine baktığımız zaman, bu yangınların bir kundaklama olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında siyasi iktidarın da aynı yöntemleri kullanacağı bilinmelidir.

Birçok kentte, birçok noktada eş zamanlı olarak orman yangını çıkması ilginçtir, şüphelidir. Tablo bu kadar açık ve net iken, ülkemizde bazı kişi ve kurumların bu son orman yangınları karşısında sessiz kalmaları ya da hedef saptırmaları düşündürücüdür. Yaşadığımız bu orman yangınlarını terör eylemi değilmiş gibi göstermeye çalışanlar, ihanetin içinde ya da destekçisi konumundadırlar.

Siyasi iktidarın demokratik ve laik cumhuriyetimizle hesaplaşma içinde olduğu bilinen bir gerçektir. Bölücü terör örgütünün de kendi adına bu hesaplaşmadan pay çıkartmaya çalıştığı bilinmektedir. Bütün bunlar ortadayken, saf bir iyimserlikle nereye varacağız?

Henüz orman yangınları devam ederken 28 Temmuz tarihinde yürürlüğe giren bir kanunla, kıyılar başta olmak üzere orman alanlarındaki yapılaşma tasarrufu Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkisine bırakıldı. Hangi alanların kapsama gireceği ise doğrudan cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek. Böylece orman arazilerinin Turizm Koruma ve Gelişim Bölgeleri adı altında turizm yatırımcılarına açılması hedeflenirken, kıyıları da halkın ücretsiz kullanması zorlaştırılıyor. Yangından mal kaçırmak ya da yangından nemalanmak buna denir.

Ormanlarımızı koruyamıyoruz, yaylalarımızı, dağlarımızı, kıyılarımızı, denizlerimizi, göllerimizi, nehirlerimizi, doğal güzelliklerimizi, yer altı ve yer üstü zenginliklerimizi koruyamıyoruz. Çocuklarımızı, kadınlarımızı, insanlarımızı, diğer canlılarımızı koruyamıyoruz. Laik cumhuriyetimizi, hukuk devletimizi, demokrasimizi koruyamıyoruz. Atatürk ilke ve devrimlerini, tam bağımsızlığımızı koruyamadık. En büyük yanlışımızı eşsiz liderimiz Atatürk’ümüze sahip çıkamayarak yaptık. Atasını koruyamayan, vatanını koruyamaz.

Devamını Oku

Müjde

Müjde
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Laik bir ülkede kabul edilemeyecek şekilde, cuma namazları sonrasında açıklama yapmayı olağanlaştıran AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan, 16 Temmuz Cuma günü Ayasofya’da basına açıklama yaptı. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 47. yıldönümü kutlamaları için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne gideceğini ve orada KKTC ile ilgili bir müjde vereceğini söyledi.

Tayyip Erdoğan, 19 Temmuz Pazartesi günü KKTC Parlamentosu’ndaki özel oturumda konuşma yaptı. Kıbrıs Türk Devletinin kuruluşunu gerçekleştiren Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş gibi kahramanlar ile Kıbrıs Barış Harekâtının mimarı Bülent Ecevit’i anmadan yaptığı konuşmasının içeriği boş ve anlamsızdı. Açıklanan müjdenin, KKTC’de Cumhurbaşkanlığı sarayı, meclis binası ve millet bahçesi yapmak olduğu görüldü. Müjde olarak açıklananlar, KKTC’de beklentileri karşılamadı çünkü KKTC’nin en önemli sorunu bina yapımı değildir. Günün anlam ve önemiyle hiçbir ilgisi olmayan bina işinin, KKTC’nin sorunlarını çözmeyeceği bellidir. Bina yapım işi sadece bazı ayrıcalıklı ve yandaş şirketlere kazanç sağlamaya yarar. Sanki bu binalar zamanında yapılmış olsaydı, KKTC’nin sorunları bitecek miydi?

KKTC’nin bağımsız ve özgür bir devlet olarak tanınması için çalışma yapılması gerekirken, bina yapımı, işin sulandırılması anlamındadır. İşi bina yapımına getirmek, diğer devletlerin KKTC’yi tanımasını zorlaştırır. Bunun yanında KKTC’deki soydaşlarımızın geleceği de çok önemlidir. Bu konuları yok sayıp, bina yapımını öne çıkartmak, açıkça toplumla dalga geçmek anlamına gelmektedir.

KKTC’deki bina yapımı için Türkiye’nin 14 milyon TL bütçe ayırdığı bildirildi. Bu kaynağı üretim için harcamak, eğitim ve sağlık için kullanmak gerekirken, bina yapımında kullanmak yanlıştır. Barış harekâtının üzerinden 47 yıl, Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulmasının üzerinden 46 yıl, KKTC’nin kurulmasının üzerinden 38 yıl geçmesine karşın halen elektriğin bir bölümü Rum kesiminden sağlanmaktadır. Bu gibi sorunlara çare bulamayanlar, işi bina yapımına indirgemektedirler. Bunlarla KKTC güçlendirilmez, sadece itibarı yerle bir edilir. İtibardan tasarruf olmaz sloganıyla bütünleşen AKP iktidarı, ülkemizin saygınlığını azalttığı gibi, şimdi KKTC için de aynısını yapacaktır. İtibardan tasarruf olmaz derken, kamuda tasarruf genelgesi yayınlamak da, iş bilmezliğin göstergelerinden olduğu gibi, devleti yönetememenin de açık ifadesidir.

20 Temmuz 1974 tarihinde yazılan destan ile soydaşlarımız baskıdan ve zulümden kurtarılmış, barış içinde yaşamaya başlamıştır. O gün soydaşlarına ve topraklarına sahip çıkan TC Hükümeti vardı, bugün ise soydaşlarını umursamadığı gibi, Ege’deki 20 adamızın işgaline bile ses çıkaramayan bir iktidarla karşı karşıyayız. Lozan ve Montrö Antlaşmalarına sahip çıkamayan AKP iktidarı, her konuda olduğu gibi KKTC konusunda da kafaları karıştırmaktadır.

AKP’nin, geçmişte ulusal kahraman Rauf Denktaş’ı nasıl devre dışı bıraktığı ve itibarsızlaştırmaya çalıştığı unutulmamıştır. AKP iktidarının, Annan Planı’nı savunan, iki devletli çözüme karşı oldukları bilinen, bağımsız, eşit KKTC tezine uzak duran önceki cumhurbaşkanları Mehmet Ali Talat ile Mustafa Akıncı’yı desteklediği de bilinmektedir. AKP iktidarının bakışı bugün farklı olsa da, hiçbir sorunun üstesinden gelemeyeceği bellidir.

Bugün KKTC konusunda Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkünün beklediği müjde, KKTC’ye bina yapılması değildir. KKTC ile ilgili ve KKTC üzerinden Türkiye’yi de hedef alan emperyalist abluka ile tecridi kıracak başarılardır. İşte bunun en önemli adımını ise KKTC’nin uluslararası alanda tanınmasını sağlayacak başarılar oluşturmalıdır.

Eşsiz liderimiz Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesine sarılarak, KKTC’yi bağımsız ve özgür bir devlet yapmak için el birliğiyle çalışmamız gerektiğini unutmamalıyız. Gerçek müjde ancak bu şekilde sağlanır. Gerisi boş söz ve aldatmadan öteye gitmez.

Devamını Oku

Soldan beslenenler  

Soldan beslenenler   
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Şarkıcı, besteci, yazar, yorumcu, yönetmen, milletvekili, her yere adaylık sevdalısı ve büyük solculardan sayılan Ömer Zülfü Livaneli, zaman zaman gerçekliği tartışılan olayları ortaya saçar ve kendini gündemde tutmanın yolunu bulmaya çalışır. Livaneli, öncelikle Deniz Baykal ile ilgili 2002 seçimleri sonrasında tanıklık ettiği olayı neden beş yıl sonra, 25 Temmuz 2007 tarihinde yazdığını açıklamalıdır. Üstelik böyle bir olayın gerçekliği bile tartışma konusudur. Livaneli’nin yaptığı bu açıklama ülkemizin güncel ve ivedi sorunlarının ötelenmesine çanak tutulmasını sağlamaktadır. Zaten Livaneli, etik değer yargısının sorgulandığı bir kişiliktir.

Cumhuriyet tarihinin en adaletsiz seçimlerinden biri olan 3 Kasım 2002 seçimleri hakkında tek kelime etmeden, Deniz Baykal üzerinden tartışma açmak, emperyalizme aracılık etmektir. 3 Kasım 2002 seçimlerinde oy pusulalarında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın adı yazılmıştı. Hâlbuki Recep Tayyip Erdoğan kesinleşmiş hapis cezası dolayısıyla Anayasa’nın 76. maddesine göre milletvekili adayı olamamıştı. Siyasi yasaklıydı ve bu yüzden AKP ile üyelik bağı kalmamıştı, değil genel başkan, parti üyesi bile değildi. Bu olay seçimlerin iptalini gerektirmekteydi.

Bu seçimde Demokratik Halk Partisi (DEHAP), %6,2 oranında oy almıştır ancak seçimden önce dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu tarafından, Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) başvurularak, DEHAP’ın örgütlenme koşulunu taşımadığı için seçime girmesine izin verilmemesi istenmiştir. YSK’nin, bu başvuruyu reddetmesi üzerine Sabih Kanadoğlu, DEHAP yöneticileri hakkında, “Sahte evrakla, örgütlenmesini tamamlamış gibi göstererek, 3 Kasım seçimine girildiği’’ iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Bu suç duyurusunu inceleyen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 23 Ocak 2003 tarihinde 27 DEHAP yöneticisi ve kurucu üyesi hakkında, “resmi belgede sahtecilik” yaptıkları iddiasıyla dava açtı. Yapılan bu sahtekârlık sonucunda, seçimin oy dağılımı değişmiştir.

2002 seçimleri sonrasında TBMM’de AKP 363, CHP 178 ve bağımsızlar 9 sandalye ile temsil edilmekteydi. Yapılan anayasa değişikliği sonucunda Tayyip Erdoğan yasaklı olmaktan kurtarılmıştır. YSK, bir köydeki birkaç yüz oyun kaybı nedeniyle Siirt seçimlerini iptal etmiş ve böylece Siirt milletvekili olanların milletvekillikleri düşmüştür. Yasalara göre iptal edilen seçimin aynı aday ve aynı seçmenlerle yapılması gerekmektedir. Ancak YSK, yasalara aykırı olarak aynı seçmenlerle fakat farklı adaylarla seçimin yenilenmesine karar vermiş ve bunun sonucunda Tayyip Erdoğan’ın milletvekili olması sağlanmıştır.

Aslında YSK’nin bu hukuk dışı tutumu ile Tayyip Erdoğan’ın önü açılmıştır. Çünkü zaten 363 milletvekili olan AKP, anayasayı halkoyuna götürmeden değiştirmek için 4 oy daha bulabilirdi. Burada YSK’nin tutumunu görmezden gelerek ve eleştirmeden yapılan yorumlar yanlıştır. Şimdi Zülfü Livaneli, bu olanlara değinmeyip sadece Deniz Baykal üzerinden prim toplayarak, bazılarına şirin gözükmek istemektedir.

Zülfü Livaneli, 1980 yılında Atina’da ayaklarının dibinde Türk Bayrağı yakılırken, bu olayı elleri cebinde seyretmişti. Bayrağının yakılmasını seyreden bir kişinin, bayrağı yakılan bir ülkenin meclisinde milletvekili olması da ilginçtir. Böyle birinin CHP genel başkanları ve sol hakkında ileri geri ve tutarsız konuşma hakkı olmamalıdır. CHP’yi beğenmez ama CHP’li belediyelerin konserleri ve etkinlikleri üzerinden yolunu bulurken de eleştirmekten kaçınmaz. 21 Haziran 2013 tarihinde Mezitli Belediyesi’nin düzenlediği Güneş Festivali’ne gidip organizasyonu beğenmeyen Livaneli, Mezitli Belediyesi’nin ‘yüzüne tükürülmesini’ istedi ancak konaklama ve yol giderlerinin yanı sıra 60 bin lira+KDV almayı da ihmal etmedi. Benzer şekilde Denizli’de engellilerin konserine paranın tamamı gelmediği gerekçesiyle gitmeyen, ama aldığı parayı da geri vermeyen bir kişiliğe sahiptir.

İsrailli gazeteci ve yazar Benny Ziffer 10 Mayıs 2007 tarihinde Zülfü Livaneli ile yaptığı görüşmede “sizce Ermeni soykırımı oldu mu?” diye soruyor. Zülfü Livaneli şöyle yanıtlıyor: “Evet oldu ama Türklerin çoğu soykırım olduğuna inanmıyor. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, her şeyi susturmak ve silmek gibi bir arzu vardı. Türkler Ermeni trajedisindeki sorumluluğunu kabul etmeli…” Barış güvercini Livaneli, bilinmezlere doğru yol almaktadır.

Kendini solcu sayan Livaneli, 1 Aralık 2003 tarihinde Zaman gazetesindeki söyleşisinde “CHP sol vurgusunu bırakmalı” deyişiyle, leylim ley diyerek, güneş toplayarak solu nasıl çıkarı için kullandığını belli etmiştir. 3 Haziran 1996 tarihinde Milliyet gazetesinde “Bugün Mustafa Kemal yaşıyor olsaydı, Türkiye politikasında nereye otururdu dersiniz?  Suna Pelister çiftliği ile birlikte Atatürk Orman Çiftliği’ni de konuşmaz mıydık?” sözleriyle, Atatürk’ü küçülteceğini sanan Livaneli, liberalizmin avucundaki çakma soldur. Öyle ki 11 Temmuz 2020 tarihinde Yeni Asya Gazetesinde Said Nursi denen haine övgüler düzerek, onu çok zeki ve etkileyici bulmakta sakınca görmemiştir.

Türkiye’nin geleceğinde lider olarak Ekrem İmamoğlu ile Selahattin Demirtaş’ı görmek isteyen ve “ulusal sol diye bir şey olamaz” diyen Livaneli, kendine göre sol ve solcu tarifi yapmaktadır. Ancak emperyalizme ve her türlü sömürüye karşı olmayan, tam bağımsızlık için mücadele etmeyen, eşitlikten yana olmayan, haksızlıklara karşı koymayan, her türlü zulme direnmeyen solcu olarak nitelendirilemez. Böyleleri olsa olsa Zülfü Livaneli gibi emperyalizmin kucağına oturur ve gündem değiştirmekle görevlerini yerine getirir.

Büyük yazarlardan (ç)alıntı yapacaksınız, Kültür Bakanlığı’nın büyük miktarda yardımıyla film çekeceksiniz sonra ‘sol değil’ dediğiniz CHP’den milletvekili olmakta sakınca görmeyip solculuk üzerine sığ ve ülkesinin gerçeklerinden uzağa savrulmuş konuşmalar yapacaksınız. İşte böylelerini belediye başkanı adayı yapanlar ile milletvekili yapan Deniz Baykal’ın da büyük hataları olduğunu bilmek zorundayız. Yapılan büyük hatalar zinciri sonucunda CHP, ilkelerinden uzaklaştırılmış ve savrulmuştur. Kendine “Dersimli Kemal” diyenin genel başkan olmasının yolu açılmıştır. Atatürk düşmanları, bölücüler, tarikatçılar, liboşlar milletvekili yapılmıştır. Atatürk ilke ve devrimlerine, tam bağımsızlığa sırt çevrilmiştir. Bu değişimle birlikte Livaneli gibi soldan beslenen gereksizlerin de ortaya çıkmasının önü açılmıştır.

Tüm Öğretim Elemanları Derneği’nin kurucularından Prof. Dr. Yalçın Küçük, Ömer Zülfü Livaneli’yi şöyle tanımlamıştı: “Soldan yetişmiş büyük tüccarlardan birisidir.” Ancak yaşadıkça ve gördükçe bu tanım şöyle olmalıdır: “Soldan beslenen büyük tüccarlardan birisidir.”

 

12 Temmuz 2021

Devamını Oku

İstismar

İstismar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

20 Kasım 1989 tarihinde imzalanan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin birinci maddesine göre, 0-18 yaş arası çocuk olarak kabul edilir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan tanımda çocuk istismarı, çocuğa yönelik bir yetişkin, toplum ya da ülkesi tarafından çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikolojik gelişimini olumsuz yönde etkileyen, bilerek ya da bilmeyerek yapılan davranışlar olarak kabul edilmiştir. Çocuk istismarı 18 yaşın altındaki çocukların ana-babaları, diğer aile bireyleri, onları bakıp gözetmek ve eğitmekle görevli öğretmen, koruyucu aile bireyleri ya da diğer kişiler tarafından yapılan, bedensel ya da psikolojik olarak sağlıklarına zarar veren, fiziksel, duygusal, cinsel ve zihinsel gelişimlerini engelleyen tutum ve davranışlardır.

Gerek dünyada, gerekse ülkemizde önemli bir sorun olarak karşımıza çıkan çocuk istismarı, çocuğun birey olarak varlığından doğan haklarının göz ardı edilerek, çocuğun gelişim sürecini olumsuz etkilemektedir. Bunun yanında davranışsal, duygusal ve sosyal sorunlara neden olarak, ruhsal ve bedensel açıdan yıpratılması anlamını içerir.

Antalya’nın Elmalı ilçesinde 6 Mayıs 2020 tarihinde güvenlik güçlerine bildirilerek ortaya çıkarılan 6 ve 9 yaşındaki iki çocuğun cinsel istismara maruz bırakıldığı olay, toplumda büyük öfke uyandırmıştır. Koruma altına alınan çocuklar, kendilerine yapılan istismarı anlatmışlar, Adli Tıp Kurumu da çocukların cinsel istismara maruz bırakıldığına dair rapor yazmıştır. Bunun yanında çocukların maruz bırakıldıkları istismarı deftere yaptıkları çizimlerle anlatmaya çalıştıkları resimler de soruşturma dosyasına girmiştir. Sanıklar anne ve ikinci eşi, çocuklar ve tanıklar üzerinde baskı kurma olasılıklarına karşı 16 Ekim 2020 tarihinde Elmalı Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada tutuklanmış, ancak 5 Ocak 2021 tarihindeki duruşmada adli kontrolle serbest bırakılmışlardır. Ama tutuksuz yargılanmalarının ceza almayacakları anlamına gelmediği de bilinmelidir. Davanın beşinci duruşması, 21 Mayıs 2021 tarihinde görüldü, Mahkeme heyeti, avukatların tanık dinletme istekleri ile tutuklamaya ilişkin taleplerini reddederek davayı 17 Eylül 2021 tarihine erteledi. Böylece olay ülke gündemine güçlü bir şekilde yer almaya başladı.

Bu olayda üstünde önemle durulması gereken konular bulunmaktadır. Bu mağdur çocukların ses kayıtları, görüntüleri ve çizimleri sosyal medyada paylaşılmaktadır. Bu durum, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 236. maddesinin 7 ve 8. fıkralarına da aykırıdır. Çünkü çocukların mahremiyetleri ihlal edilmektedir ve böylece daha fazla zarar görmelerine neden olunmaktadır. Çocuk koruma kanunu, genelge ve yönetmeliklere göre cinsel istismar dosyalarında çocukların ifadesi sadece bir kez Çocuk İzleme Merkezi’nde kamera kaydı eşliğinde alınır; zorunlu olmadıkça da tekrar ifadelerine başvurulmaz. Bu görüntülerin kopyasını, dosyadaki avukatların bile alması yasaktır. Avukatları o görüntüleri sadece mahkeme kaleminde veya duruşma salonunda inceleyebilir ancak kopyasını alamazlar. Bunun nedeni ise ikincil mağduriyetin önlenmesi ve mahremiyetin korunmasıdır. Bu çocukların kim oldukları, Antalya’da biliniyordur. Bilinmese bile yarın öbür gün kendileri bu kayıtlara medyadan ulaşıp travmalarını tekrar edebilirler, bir hayat kurmak istediklerinde bu olaylar önlerine sürülebilir. İşte bu delillerin böylece ortaya savrulması hiçbir şekilde çocuğun yararı ile bağdaşmaz; çocuk böyle korunmaz, çocukları korumanın yolu bu değildir. Nedeni ve amacı ne olursa olsun cinsel istismar dosyalarında deliller böyle ortaya savrulamaz.

Tutuklama peşin ceza değildir, kaçma ya da kanıtları karartma durumlarında olanaklıdır. Elmalı’daki olayda dava süresince çocuklara doğrudan ya da dolaylı baskı yapılması veya toplanmayan kanıtları karatma durumu tutuklama için yeterlidir. Tutuklulukta yani karar kesinleşinceye kadar (hükümlü olana kadar) tutuklu kalınabilecek azami süre 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesinin 2. fıkrasında gösterilmiştir. Ceza alırsa, bu tutukluluk elbette cezadan düşmektedir. Ayrıca ceza kesinleştiğinde denetimli serbestlik, hükmün geri bıraktırılması gibi maddeleri işletilebilir, yasa maddeleri sanık lehine değerlendirilir.

İnfaz yasalarındaki değişikliklerle, infaz sistemi ters yüz edilince, cinsel dokunulmazlığa yönelik suçların infazına ilişkin olarak bu durumun yaşanacağı bellidir. Bu suçlardan ceza alanlar, adeta cezaları kâğıt üzerinde infaz edilerek serbest kalabilmektedir. Cezaların, caydırıcılık ve ıslah edici özellikleri vardır. Ancak yapılan değişikliklerle cezalar, caydırıcı ve ıslah edici kamu düzenini sağlayan değil, adeta suçu teşvik eden bir durumdadır. Siyasi amaçlarla sürekli ceza, ceza yargılama, çocuk koruma, infaz yasaları ile oynanırsa, bu gibi suçlarla etkin mücadele yapılamayacağı bellidir.

İşte Elmalı Ağır Ceza Mahkemesi, tahliye kararını bu koşullar altında vermiştir. Elmalı olayında Adalet Bakanlığı “avukatlarımız devreye girdi, tahliye kararına itiraz edildi” diye açıklama yapmıştır ama eğer infaz yasasında gerekli düzeltmeler yapılırsa, bu olaydaki tutuksuz yargılama durumu kendiliğinden ortadan kalkacaktır. O zaman bir ay bile hapis cezası alınsa da suçlu cezaevine girecektir.

Üstelik yeni yargı paketinde “çocukların beyanı değil; somut deliller esas alınmalıdır” denilmektedir. Somut delil nedir, bir tanığın olması mıdır? Adli birimlerden gelen her raporun ve çocuğun beyanı delil olarak kabul edilmelidir. Böyle bir durum istismarcıların önünü açabilir. Çocuk istismarında, çocuğun istismarcı ile karşı karşıya kaldığı bir olayda çocuğun beyanı ve bunu destekleyen bulgular dışında başka deliller aranması yanlıştır çünkü bu istismarların başka bir tanık yanında yapılmayacağı bilinmelidir.

Laik toplumumuzda, sürekli çarpık ve yanlış bilgiler veren Diyanet adlı ihanet başkanlığı “babanın öz kızına şehvet duyması helaldir” diye fetva verirse çocuklara cinsel istismar artarak devam eder. 2011 yılında Çorum’da 7 yaşında bir çocuğa babası, amcası ve ağabeyi tarafından tecavüz ediliyor. Bu olay 5 yıl sürüyor ve çocuk babadan hamile kalıyor. 2013 yılında Gölcük’te yaşayan 13 yaşındaki bir çocuk, 29 kişinin tecavüzüne uğramıştı. 2002 yılında Mardin’de henüz 13 yaşındayken aralarında asker ve devlet memurlarının da olduğu 28 kişinin cinsel istismar ve tecavüzüne maruz kalmıştı. Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nin, yerel mahkemenin “13 yaşındaki çocuğun sanıklarla rızasıyla birlikte olduğu” yönündeki kararını onaması ise kamuoyunda büyük tartışmalara neden olmuştu.

İslamiyet’te “çocuk evliliğine izin var” diye fetva adında saçmalıklar yumurtlayanlar, çocuk gelinlerin tecavüz kurbanı olduklarının farkında değillerdir. Bolu’da imam nikâhıyla evlendirilen 11 yaşındaki kız çocuğunun sekiz aylık hamile olduğu ortaya çıkmıştı. İzmir’de 12 yaşında evlendirilen kız çocuğu, sezaryenle doğum yapmıştı. Tokat’ta evlendirilen 12 yaşındaki kız çocuğunun dört aylık hamile olduğu anlaşılmıştı. Siirt’te 12 yaşında evlendirilen bir kız çocuğu, 13 yaşında anne olmuş, 14 yaşında canına kıymıştı. Kayseri’de para karşılığında evlendirildiği kişi tarafından sokağa atılan, kamyonet kasasında yaşayan 15 yaşındaki kız çocuğu, av tüfeğiyle canına kıymıştı. Adana’da imam nikâhıyla evlendirilen 16 yaşındaki kız çocuğu, trenin önüne atlamıştı. Konya’da 16 yaşındayken evlendirilen kız çocuğu, inşaatın yedinci katından atlamıştı.

Çocuk ve kadın tecavüzleri ile öldürülmelerine sessiz kalacaksınız, her türlü sapıklık ve sapkınlığa sesiniz çıkmayacak, yolsuzlukları, rüşvetleri, hırsızlıkları, vurgunları, hukuksuzlukları, savurganlıkları, talanları, yalanları görmezden geleceksiniz. Böyle bir Diyanet İşleri Başkanlığı olamayacağı gibi, bunlara ses çıkarmayan din adamı, akademisyen, hatta insan bile olamaz, olmamalı.

Öncelikle devlet, tüm çocuk hakları gibi, bu konudan doğan hak ihlalini de önleyici yeterli bilgi birikimine sahip olmalıdır. Çocuk Hakları Sözleşmesi, toplumda çocuk hakları bilincinin yükseltilmesinin sağlanmasıyla işlevselleşir. Çocuk hakları açısından çocuk istismarı, toplumda çocuğun yüksek yararı konusunda bilinçlenmeyle önlenebilen bir hak ihlalidir. Açıkça görülmektedir ki, Cumhuriyet Devrimlerinden uzaklaştırıldıkça çocuklarımızı da, kadınlarımızı da, insanlarımızı da koruyamıyoruz. Bu yüzden Atatürk ilke ve devrimlerinin, bizlere özlediğimiz çağdaş Türkiye’ye ulaşmamıza katkı sağlayacağı bilinmelidir.

5 Temmuz 2021.

Devamını Oku

Söke söke

Söke söke
0

BEĞENDİM

ABONE OL

15 Aralık 2020 tarihinde TBMM’de konuşan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İYİ Parti Bursa Milletvekili Ahmet Erozan’ın “Bütçeyi iktisatlı kullanın. Yılın ikinci yarısı alacağız.” sözlerine yanıt verirken; “Ülkede seçim yok. Seçim olsa da iktidarın size verilmeyeceğini biliyorsunuz.” demişti. Bu söylemde muhalefetin seçim kazanamayacağını şimdiden bilmek anlamı mı vardır ya da muhalefet seçimi kazansa bile, AKP’nin iktidarı bırakmayacağı mı bildirilmektedir?

26 Mayıs 2021 Çarşamba günü AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan parti grubunda yaptığı konuşmada, İYİ Parti genel başkanı Meral Akşener’in Rize’nin İkizdere ilçesinde yaptığı esnaf ziyaretinde yaşananları anımsatarak, “Yine dua et ki gelin hanıma çok ileriye gitmeden ders verdiler. İkizdere yetmedi, Çayeli’ne gittin. Orada da gerekeni yaptılar. Daha neler olacak neler…” ifadelerini kullandı. Bu söylem ülkenin içinde bulunduğu durumun daha da kötüye gideceğinin ve iç karışıklıklar çıkartılacağının habercisidir.

24 Haziran 2021 Perşembe günü partisinin 57 milletvekiliyle bir araya gelen AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan, milletvekillerinin iller hakkında anlattığı sorunları dinledi. Bir milletvekilinin, “eskiden, çocuklar çobanlık yapıyordu. Şimdi eğitim zorunlu olduğu için kimse çobanlık yapmıyor. Liseden sonra ben okudum, ‘çobanlık mı yapacağım’ diyorlar” sözlerine Tayyip Erdoğan şöyle yanıt verdi; “Çobanlık kötü bir meslek mi? Bütün peygamberler çobandı. Hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden mesulsünüz.” Her şeyin birbirine karıştırıldığı bu ortamda AKP genel başkanına anımsatmak gerekir: seçmen sürü değildir, milletvekili çoban değildir, kendisi de sürü sahibi değildir. Yapılacak seçimlerde seçmen, sürü olmadığını kanıtlamalıdır ve çoban yerine de kendisini gerçek anlamda temsil edecek milletvekilini seçmelidir.

26 Haziran 2021 Cumartesi günü AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan, Kanal İstanbul adını verdikleri ucubenin açılışı olduğu belirtilen Sazlıdere Köprüsü’nün temel atma töreninde yaptığı konuşmada dikkat çeken açıklamalarda bulundu: “Ülkemizin gelişmesi yolunda atılan adımlara bir yenisini ekliyoruz. Bugün Türkiye’nin kalkınma tarihinde yeni bir sayfa açıyoruz. Kanal İstanbul’a acaba bu proje neden gerekliydi? Gecikmeli de olsa bugün bu temeli nasıl atıyoruz? Bu ülkede sizler şu ana kadar Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü yaptık, bugün Kanal İstanbul için nasıl çıldırıyorsanız orada da öyle çıldırdınız. Marmaray’ı yaptık, yine aynı şekilde önümüzü kesmeye çalıştınız. Çılgınlar gibi, ama yaptık. Avrasya Tüneli’ni yaptık. Onun da önünü kesmek istediniz. Osmangazi’yi, İstanbul-İzmir yolunu yaptık, onların da önünü kesmeye çalıştınız. Bu hususlarda en küçük bir eksiklik, usulsüzlük olsaydı çoktan ortaya çıkardı. Yatırımcıları tehdit ediyorlar. ‘Biz geliyoruz, geldiğimizde size ödeme yapmayacağız, bu yatırımları elinizden alacağız.’ Bankaları tehdit ediyorlar, hızlarını alamayıp projeye ilgi duyan ülkeleri tehdit ediyorlar. Bu ne terbiyesizliktir! Devletlerde devamlılık esastır, bunlar devlet terbiyesi de görmediler. Sizler nasıl devlet yönetimine talipsiniz ya? Söke söke sizden bu paraları uluslararası tahkim yoluyla da alırlar. Bunları da öğren. Bunlar tam manasıyla çaylak. Devlet yönetimi nedir haberleri yok. Bankalara ödeme yapmazmış… “

Uluslararası Tahkim Yasası 21 Haziran 2001 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş ve 5 Temmuz 2001 tarihinde 24453 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Tahkim Yasası; ulusal varlıkları yağmalamanın uluslararası yeni bir boyutudur. Tahkim; yabancı sermaye ile ortaklık yapmak isteyen yerli sermayenin, Türk hukukunu devre dışı bırakma oyunudur. Tahkim, enayi yöneticiler açısından; yabancı sermayeyi çekmek için, cumhuriyet hukukuna saplanan bir hançerdir. Günü geldiğinde bu yasaya öncülük edenler de, çıkartanlar da yargıdan kaçamayacaklardır.

Birilerine peşkeş çekmek için, rant sağlamak için AKP iktidarının ucube projesi olan Kanal İstanbul, ekonomik, şehircilik, ekolojik, askeri ve stratejik yönleri ile yanlıştır, çevre ve doğa düşmanıdır, tüm bölgenin ekosistemini yok edeceği gibi Marmara Denizi’ni de bitirecek olan bir ihanet projesidir. Bu projeye destek verenler bu işin hukuki ve siyasi sonuçlarına katlanmayı da bileceklerdir. Tayyip Erdoğan’ın “söke söke uluslararası tahkimle alırlar” söylemi, Kanal İstanbul ihalesi üzerinden, sonrasında yapılacak ödemeleri düşündüğünü göstermektedir. Belli ki seçimle iktidardan gideceklerini artık kendileri de yavaş yavaş kabul etmektedirler. Devlette devamlılık esastır ama alınan komisyonların da gereği yapılır.

19 yıldır ülkemizin getirildiği durum ortadadır. Ekonomik kriz toplumu delmiş, açlık, işsizlik, yoksulluk yurttaşların belini bükmüş, tarım, hayvancılık, sanayi çökmüş, üretim bitmiş, laik ve bilimsel eğitime son verilmiş, hukuksuzluk alıp başını gitmiş, demokrasi dışı tutum ve davranışlar büyük boyutlara ulaşmış, mühürsüz oylarla rejim değiştirilmiştir. Bu gerçekler açıkça ülkemizin çok kötü yönetildiğinin kanıtıdır. Bunların yanında Ege adalarımız işgal edilmiş, ülkemizin saygınlığına gölge düşürülmüş, yer altı ve yer üstü zenginliklerimiz peşkeş çekilmiş, ulusal değerlerimiz de özelleştirme adıyla yok edilmektedir. Ancak ne olursa olsun bunları yapanların, onay verenlerin çok iyi bilmesi gerekir ki, bütün bu yapılanların hesabı er ya da geç yargıda “söke söke” görülecektir.

28 Haziran 2021.

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.