• DOLAR
    5,8666
    %-0,30
  • EURO
    6,5338
    %0,23
  • ALTIN
    281,97
    %0,02
  • BIST
    94.896
    %0,81
“Yazar yaşadığı çağın belleğidir…”

“Yazar yaşadığı çağın belleğidir…”

Abdullah Aren Çelik, yeni çıkan “Kandan Adam” kitabını Evrensel’e anlattı.

 

Abdullah Aren Çelik, “İlerde Hep Yalnız”ın ardından ikinci romanı “Kandan Adam” ile okurun karşısına çıktı. Kitabın ana hikayesi ‘Vadesini doldurmuş’ bir cinayet masası polisinin, Ahmet Boz’un, etrafında şekilleniyor… Bir cinayet, güncel bir suç ve ceza romanı ama sadece bununla sınırlı değil… Bir cinayet üzerinden tarihsel birçok meseleyi eşeliyor, ’90’lı yılların Diyarbakır’ını önümüze seriyor kitap… Ve daha da gerilere giderek… Bir de Ahmet Boz ve karısı Gülhan üzerinden anlattığı iktidar ve ‘erkeklik’ olgusu var… Üstelik bunları öyle, ‘Bu da nereden çıktı’ dedirtecek bir çiğlikle değil, ustalıkla birbirine bağlıyor… A. Aren Çelik ile Kandan Adam’ı konuştuk…

KATİLİN İKTİDARININ SINIRLARI NEDİR?

“Kandan adam” bir polisiye izlenimi uyandırıyor ilk bakışta ama kitap için sadece polisiye de denilemez… Tarihsel bir arka plan var, ’90’lar, 1915… Kitabınızı nasıl tanımlıyorsunuz? Ne tür bir roman ile karşılaşacak okuyucu?

Milorad Pavic, kendisiyle yapılan bir röportajda, bir metni okur için sıkıcı yapan şeyin ne olduğu sorusuna şu şekilde cevap verir; “Ne zaman ki bir metin okurun kendi hayal gücünü kullanmasını gerektirmiyorsa, işte o zaman sıkıcı olur.” Kandan Adam’ı yazarken, en başından beri bir kalıba yerleştirme çabasından ziyade okurun hayal gücünü hatta yer yer kafa karışıklığını romana dahil ederek onu pasif bir dinleyiciden, aktif bir okura dönüştürme isteğim olduğu için şimdi de herhangi bir kalıp içinde tanımlama taraftarı değilim aslında. Dediğiniz gibi sadece polisiye değil, tarihi, politik, psikolojik ve sosyolojik unsurları da barındıran bir metin. Kandan Adam’da hikaye antikahraman diyebileceğimiz, “Gözden düşmüş” bir polis komiseri etrafında döner. Ortada bütün cinayet romanlarındaki gibi bir cinayet vardır, ancak farklı olarak işlenen cinayetin üzerinden yaklaşık yüz yıl geçmiştir. Romanın karakteri Ahmet Boz, işlenen bu cinayeti çözmek yerine bazı güç odakları tarafından cinayetin sorgulanmasının neden engellendiğini araştırmak zorunda kalır. Hikayenin konusu da bu güç odakları ile Ahmet Boz’un ölümle sınanacak hayat tercihi arasında cereyan eder. Dolayısıyla kitap bu yönüyle polisiye izlenimi verebilir. Oysa Ahmet Boz’un yüz yıl önce işlenen bir cinayet bağlamında araştırma yapması, bizi 500 yıllık bir iktidar kavgasının ortasına sürükler. Kitabın özellikle dikkat edilmesi gereken tarafının bu yönü olduğunu söyleyebilirim. Çünkü iktidar, Ahmet Boz ile eşi Gülhan’ın arasındaki ilişkiden, devletin gündelik hayatta “hükmeden” ve “yok eden” yüzünü göstermesine kadar pek çok şeyde kendisini gösterir.  Esas soru ‘Katil kim?’ değil, ‘Katilin iktidarının sınırları nedir?’ sorusudur. Dediğim gibi yazarken bir türe hapsetmediğim romanımın okurunu da kalıplardan uzak derin ve aktif bir okumaya davet ediyorum.

SONU KAÇINILMAZ OLAN HER DÜZENİN SEMBOLÜ…

Neden çaptan düşmüş bir polis, neden Ahmet Boz?

Ahmet Boz ve onun gibiler bu sitemin bir parçası, sürdürücüsü ve en çok da bekçisi konumundadır. Fakat Ahmet Boz’un kitapta görünme biçimi bu anlattıklarımdan fazlasıdır. Çünkü o, aynı zamanda kriminalize edilmiş bir topluluğun, ötekileşmiş bir karşı cinsin, ezilen bir sınıfın acılarını “Görmeye başlayan” birisidir de aynı zamanda. Dolayısıyla Ahmet Boz’un yaşamı bize çok şey anlatır. Kendisini yok eden, zamanı geldiğinde suçlu duruma düşen ve ötekileştirdiği insanların acılarını anlamaya başlayan seçilmiş bir karakterdir. Bu yanıyla Kandan Adam kuyruğunu yiyen yılan misali, iktidarın nasıl kendine düşman olup kendisini adım adım yok ettiğinin hikayesidir ve sonu kaçınılmaz olan her düzenin sembolüdür. Burada umutlanmak için çok neden vardır, çünkü ezileni, suçlu ilan edileni değil kendisini düşman görüp yok eden bir paradoksla karşı karşıyayız.

KEMAL FEVZİ’YE…

Kemal Fevzi’den bir dize ile başlıyoruz kitaba… Ama kitap neredeyse sonlara doğru ulaşınca ondan bahsettiğini fark ediyor okuyucu… Kim bu Kemal Fevzi?

Kemal Fevzi bu kitabın yazılma nedeni ve 20’li yaşlarında Osmanlı İmparatorluğunda subaylık yapan genç bir askerdir. Osmanlı Rus Harbi’nde Balkanlarda savaşırken yaralanıp gazi olur ve malulen emekliye ayrılır. Sonrasında “Türk Milliyetçiliğine” dair muazzam şiirler yazar. Daha sonra Kürt meselesine dair arayışları olur, Celadet Bedirxan, Memduh Selim Bey gibi önemli Kürt şahsiyetleriyle yakınlık kurar. Kürt kültürünün kayıt altına alınması için, ilk folklorik çalışmaların nasıl yapılması gerektiğine dair bir manifesto hazırlar. Kürt dili ve meselesi üzerine çalışır, şiirler, makaleler yazar uzun yıllar. Sonrası malum tabii, İstiklal Mahkemeleri tarafından 1925 yılında henüz 31 yaşındayken Diyarbakır’da idam edilir. Kitapta isminin az geçtiğini söylediniz, kasıtlı bir tercihti bu benim için. Romanda, ondan sıkça bahsedilmez belki ama her yerinde o vardır. Kemal Fevzi’yi adı konmayan, görmezden gelinen ama bu ülkede yarattığı etki bakımından hayatımızın olumlu ya da olumsuz her zerresini belirleyen Kürtlerin bir temsili olarak düşündüm, öyle de yer buldu kendine.

“HER ULUSUN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI VARDIR”

Okuyucular merak edecek ama ben kitapta en çok Law Reşit karakterini merak ettim. Kardeşinin öldürülmesine alışmaması, acıyı normalleştirmeyi becerememesi vs. Bir simge mi “Bölge” açısından?

Law Reşit Kemal Fevzi’nin kardeşi. Hekimlik yapan, halkının sağlığı için büyük uğraşlar vermiş bir insan. Bir simge olarak düşünülebilir, ama bana kalırsa bundan fazlası. Çünkü bugün yaşadığımız ve yüz yılı aşan bir trajediyi kardeşi Kemal gibi ilk fark edenlerden biri o, çıldırmasının nedeni de bu zaten. Kardeşinin ölüm acısı kadar, halkının acısını görmüş, yaşamış biri Law Reşit. Acı çeken bir insan üzerinden, yaşadığı acıyı normalleştirmesi, mensubu olduğu toplumun zayıf olduğu düşüncesine götürebilir bizi. Dolayısıyla Law Reşit’in acıya alışamaması, bunu kanıksayamamasının nedeni budur. Law Reşit’in bölge açısından acıyla kurduğu tek bir ilişki olabilir, o da çarşı ortasında çıplak gezerken dilinden düşürmediği, yaşananları normalleştirmekten uzak ve kendinden sonrakilere “miras” denebilecek; “Wildon söylemişti! Wildon söylemişti! Her ulusun kendi kaderini tayin hakkı vardır” sözleridir.

Kitabın sonlarında seni de Yazar Abdullah Aren Çelik karakteri ile görüyoruz, dinleyici olarak… Neden kendi metnine sızma ihtiyacı duydun?

Genellikle postmodern metinlerde karşılaşılan bir şey bu. Postmodern bir metin oluşturma kaygısıyla yapmadım tabii ki, anlattığım hikaye bunu gerektirdiği için böyle oldu. Yazar adının romanda geçmesinin yazarın, yazıyla kurduğu ilişki kadar yaşadığı toplumun sıkıntılarını, çatışmalarını, sorunlarını ne kadar yazdığıyla da alakalı bir durum bu. Bana kalırsa yazar, yaşadığı çağın, toplumsal değişimin, yaşanan her acı ve mutluluğun tanığı, dahası belleğidir. Dolayısıyla bu yönüyle hiçbir şeyden uzak değildir. Kendimi, metnimde göstermemin nedeni, yazar tanıklığı ve tavrı diyebiliriz.

600 YILLIK HİKAYEDİR BU

Kandan Adam boyunca bize yağan bir kar eşlik ediyor ve hiç tutmayan… Nasıl bir metafor kar, ne söylüyor okura?

Kar kışın yağar; doğanın cömertliğinin değil gaddarlığının hakim olduğu bir zamandır kış. Hayatta kalmak, var olmak için daha fazla çaba gösterilmesi gereken bir mevsimdir. Dikkat ettiyseniz kar yağarken daha sessiz olur şehir, ayrıca ses dalgalarını soğurduğu için sesinizi de zor duyurursunuz karlı havada. Pek tabii ki bu açıdan bakınca karın sembolik bir anlamı vardır. Bütün bu özelliklerinin yanı sıra romanda kar sürekli yağar ama bir türlü tutmaz. 600 yıllık bir hikayeye ve yaşanan onca sorunun, haksızlığın trajedinin ne yapılırsa yapılsın üzerinin kapatılamayacağını da anlatır.

HER NESNE YAŞANAN PEK ÇOK ŞEYİN AKTARICISI

Kitaptaki mekanlar birer hafıza alanları… Ve nesnel de…  Arşiv odaları, müzeler, sinemalar…  Mühürler, mektuplar, fotoğraflar…

Kandan Adam’ın hikayesinin 600 yıllık olduğunu söylemiştim daha önce. Dolayısıyla anlattıklarım bir insan ömründen fazlasıydı. İnsanları ve yaşamları zamandan münezzeh bir araya getirmem gerekiyordu, bunun için de zamanı birbirine bağlayan bir “şeye” ihtiyacım vardı. Kitapta bellek yerine geçen arşiv, müze, sinema afişleri, mühür, mektup gibi nesneler ve mekanları bu nedenle kullandım. Mekanlar ve içine doldurulan nesneler insan belleğinin ve yaratımının bir parçasıdır. Zamanla bu nesneler insan belleğinin, yaratımının bir ifadesine dönüşür. Kitaptaki her nesne yaşanan pek çok şeyin sembolü, simgesi, aktarıcısıdır, kullanmamdaki neden de budur.

Son ve klasik soru: Ne yapıyorsun şimdi, başka hazırlıklar var mı?

Yaklaşık bir yıldır üzerinde çalıştığım bir roman dosyası var. Ocak 2020’de yayınevine teslim etmeyi planlıyorum. Konusu, kurgusu ve hikayesi ilginç bir romanın okuru beklediğini söyleyebilirim. Bir de uzun zamandır edebiyat eleştirisi üzerine yazılar yazıyorum, onları da bir kitapta toplamayı düşünüyorum.

Yazar Abdullah Aren Çelik’in “Kandan Adam” kitabı

Kandan Adam
Abdullah Aren Çelik, 272 sayfa, 2018, Everest Yayınları.

Meltem AKYOL/Evrensel

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM